İnsanların Umutları ve Altın Dansçı - Sahne
1925 yılında geçen bir dava sürmektedir. Duruşmada savcı
koltuğundaki Matthew Harrison Brady; eyalet yasalarının ve
müfredatın belirlediği sınırları hatırlatarak, İncil'deki
yaratılış anlatısının dışına çıkıp dersinde evrim
teorisini anlatan öğretmenin kanunları ve toplumsal kabulleri
ihlal ettiğini savunur. Avukat Henry Drummond ise davanın özünde
insanın zihinsel özgürlüğü olduğunu vurgular; evrim teorisi
üzerinden bireyin bilgiyi öğrenme, sorgulama ve özgürce
düşünebilme hakkını ve dolayısıyla öğretmeni
savunur.
Sahnede bu iki eski dost baş başa
gelir.
Avukat Henry’nin savunduğu gibi insanın zihinsel özgürlük, bilgiyi öğrenme ve sorgulama hakkı vardır.
Öğretmen, lise öğrencilerine evrim teorisini anlatabilir. (Zaten
ABD’de bu konunun öğretilmesi önündeki yasal engeller 1968
yılında tamamen kaldırılmıştır.) Ama bu sahnede ilginç bir
ikilem vurgulanıyor: İnsan zihni sanıldığı kadar ideal ve özel değildir. Orada katı gerçeklerden başka şeyler de
vardır; ideolojiler, aşklar, inançlar bunlara örnek
olabilir. İnsanlar hayatın zorluklarına dayanabilmek için
kendilerini mutlu edecek, onlara tutunacak bir umut verecek şeylere
ihtiyaç duyarlar. Sahnede Avukat Henry
haklı görünse de, Savcı Matt de çok haksız
sayılmaz. İnsanların sığınabildikleri dayanağı ellerinden
çekip almak, onlara gerçekleri sunmaktan ziyade derin bir hayal
kırıklığı yaşatır. Gerçek şu ki, her insan tüm gerçeği duymaya hazır olamaz! Zaten buna dayanabilecek zihinsel güce
sahip olanlar, kendi arayışlarıyla o gerçeklere ulaşacaktır. Aklın ve bilimin yolunu savunurken, insanların tutunduğu umutları
kırmadan bunu yapabilmek belki de en zor olanıdır...
Matt: Hâlâ
uyumamışsın.
Henry: Uyutmayacak kadar sıcak.
Matt:
Kendimizi kandırmanın anlamı yok. İkimiz de artık eski biz
değiliz.
Henry: Bu akşam yediğin yemeği düşünürsen son
40 yıl içinde hiç değişmediğini söyleyebilirim.☺
Matt:
İki insanın aynı noktadan başlayıp farklı yönlere sapmaları
ne kadar garip.
Henry: Yaşam denen olgunun doğası
gereği.☺
Matt: Eskiden aramızda karşılıklı bir anlayış
vardı. Birbirimizi takdir ederdik Henry. Neden böyle olduk dostum,
neden? Neden bir anda bu kadar, neden uzaklaştın?
Henry:
Aslında her hareket görecelidir Matt. Yerinden kıpırdamayarak
benden uzaklaşan sendin.☺
Matt: İlerleme Tanrı'dan
vazgeçmek demekse, babalarımızın inancını terk
etmekse...
Henry: Bu gece bununla ilgili bir gösteri izledim.
Bence oldukça öldürücüydü.
Matt: Senin orada gördüğün,
onun etrafında aslında senin etrafındaki şiddet ve nefretin bir
yansımasıydı. Onlar bu yola itildi çünkü inançlarıyla
oynandı. Onlar basit ve zavallı insanlar. Çok çalışıyorlar ve
bir şeylere inanmaları gerekiyor. Güzel bir şey.
Ellerindekinden
daha mükemmel olan bir şeyin arayışındalar.
Henry: Ah,
cennet için alışveriş yapıyorlar.
Matt: Neden
ellerinden almak istiyorsun Henry? Bu ellerindeki tek şey. Umudun
altın katı!
Henry: Benim Altın Dansçım gibi.☺
Matt:
Neyim dedin?
Henry: Altın Dansçım. Omaha'da
marketin vitrininde öylece duruyordu. Ben de o vitrinin önünde
durur, kendime şöyle derdim: "Altın Dansçı benim olsaydı
bu dünyadaki her şeye sahip olabilirdim."
Bunu
söylediğimde 7 yaşındaydım ve sallanan atlar konusunda uzmandım.
Altın Dansçı'nın parlak yıldızlı yeleleri, mavi gözleri
vardı. Altın sarısı rengindeydi. Güneş üzerine vurduğunda
bakmaya doyamayacağımız bir manzara çıkardı. Ama fiyatı
babamın tam bir haftalık kazancıydı. İşte bu yüzden Altın
Dansçı ile aramızda hep büyük ve kalın bir cam oldu.
Ve
sonra... Ah bir dakika. Hayır hayır, Noel değildi. Sanırım benim
doğum günümdü. Bir sabah uyandım ve Altın Dansçı hemen
yatağımın kenarında duruyordu. Annem mutfak masrafından
arttırmış, babam da bir ay gece çalışmıştı. Hemen eyerinin
üzerine atladım ve sallanmaya başladım.
Ve atım kırıldı!
Matt: Hayır!
Henry: Evet, ikiye
ayrıldı. Tahta artık çürümüştü. O muhteşem at aslında
tutkalla bir araya getirilmişti. Sadece parlıyordu ama hepsi o
kadar.
Bu gece de yaptığın gösteri sırasında bunu
hissettim Matt. Parlıyorsun ama için boş. Umut verdiğini
söylüyorsun, yine de onların umudunu çalıyorsun.
Matt:
Hayır, çalmıyorum.
Henry: Hayır Matt. O şaşaalı cennetine
girebilmenin ön şartı cehalet, bağnazlık ve nefretse; cennetin
canı cehenneme!
Sahne: Inherit the Wind
Yorumlar
Yorum Gönder