10 Şubat 2026 Salı

Yaşlanma Tersine Çevrilebilir mi? - Konferans

Yaşlanmak aslında bir hastalık mıdır. Hem de tedavi edilebilir bir hastalık mıdır! David Sinclair böyle olduğunu düşünüyor. Bir zamanlar uçmanın imkansız olduğuna inanılırdı. 1903’te Wright Kardeşlerin başardığı o ilk uçuş haberi, dönemin insanları için ne kadar sarsıcıysa; yakın gelecekte yaşlanmanın "geri alınabildiği" haberi de aynı etkiyi yaratacaktır. Belki bir gün, kendi biyolojik yaşını geri döndürebilenleri gıpta ile izleyeceğiz! 

İlginç bir şekilde Dr. Sinclair, yaşlanmayı tersine çevirebilen hapların 2035 yılına kadar kullanıma girebileceğine dair iddialı bir tahminde bulundu ve bilim insanlarının bir gün insan yaşam süresini neredeyse iki katına çıkaracak bir yol bulabileceğine inandığını söyledi. (NAD)

2020’de Dr. Sinclair, Yamanaka faktörleri adlı proteinleri kodlayan genleri aktive eden bir gen terapisinin farelerde görme kaybı gibi yaşlanma belirtilerini tersine çevirebildiğini gösteren bir çalışma yayımladı. Dr. Sinclair’e göre bu çığır açan çalışma, Yamanaka faktörlerini kodlayan genlerin aktif hâle getirilmesinin vücutta dokuları gençleştirmeye ve potansiyel olarak yaşlanmayı tersine çevirmeye yardımcı olabileceğini gösterdi. (NAD)

David Sinclair, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Genetik Profesörüdür. 2023 yılında Cell dergisinde yayınladığı makaleyle "Yaşlanmanın Bilgi Teorisi"ni kanıtlamıştır. Teorisinin ayrıntılarını “Yaşam Döngüsü - Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori” adlı kitapta anlatmıştır.

(Not: Konferansa henüz Türkçe alt yazı eklenmemiş. Konuşma metninin farklı kısımlarından alıntı yapılarak aşağıdaki metin oluşturuldu.)


Kayıtlara geçmiş bir sözüm var: 150 yaşına kadar yaşayacak ilk insanın çoktan doğmuş olduğunu söylüyorum.
...

Kanserle savaştık, kalp hastalıklarıyla savaştık, Alzheimer’la savaşıyoruz. Peki ya yaşlanma? Sırf doğal ve yaygın diye yaşlanmayı bir hastalıktan farklı bir şey olarak görmeyi reddediyorum. Benim dünyamda yaşlanma tıbbi bir durumdur
...

Eskiden antioksidanların yaşlanmanın çaresi olduğunu düşünürdük ve süpermarkete giderseniz hâlâ bu saçmalıklarla karşılaşırsınız. Bu doğru değil. Antioksidanlar, solucanlar dâhil hiçbir canlının yaşam süresini anlamlı şekilde uzatamadı. Çünkü mesele yalnızca serbest radikal hasarı değil. Yapmamız gereken şey, vücudumuzun yaşlanmaya karşı doğal savunmalarını harekete geçirmek.
...

Benim çalıştığım gen grubu ise sirtuinler olarak adlandırılır; zorluklara, egzersize ve oruca yanıt verirler. Bu gen grubu ve bu genlerin ürettiği proteinler çevreyi algılar. Zor zamanlar olduğunu ve bunun bizi tehdit edebileceğini düşündüklerinde, vücudumuzu korumak için daha çok çalışırlar ve nihayetinde bizi ileri yaşlarda bile daha sağlıklı ve uzun ömürlü kılarlar. Sirtuinlerin yaptığı pek çok şey var, ancak beni uzun yaşamamızı sağladığına inandıran ana şey, epigenom dediğimiz yapıyı kontrol etmeleridir.

Epigenomu duymadıysanız şöyle düşünün: DNA’mız var. Mavi bir iplik olarak gösteriyorum. Dijital bilgidir; ATCG. Dört bazdan oluşur. İkili değil, dörtlü bir sistemdir. Epigenom dijital değildir; çoğunlukla analogdur. Analog bir cihaza sahip olacak kadar yaşlı olanlar bilir: kasetçalar, plakçalar, plaklar. Bunlar bozulur, çizilir ve bilgiyi kopyalamakta çok kötüdür. Epigenom için de durum aynıdır. Epigenetik bilgiyi kopyalamak pek iyi çalışmaz. Epigenom nedir? DNA’yı saran ve bir genin bir beyin hücresinde açık olması, karaciğer hücresinde kapalı olması gerektiğini söyleyen yapılardır. Başka bir genin bir deri hücresinde kapalı, böbrekte açık olması gibi. Epigenom budur. Büyük ölçüde DNA’nın üç boyutlu katlanma yapısından kaynaklanır ve bizi savunan bu sirtuinlere sessiz bilgi düzenleyicileri denir. Zaten sirtuin kelimesi buradan gelir: SIR. “tu” ise, 1990’larda MIT’de Lenny Guarente’nin laboratuvarında ömrü uzattığını gösterdiğimiz ilk maya geninin numarası olan ikiye karşılık gelir.

Şöyle bir benzetme yapayım: DNA, bir kompakt disk üzerindeki dijital bilgidir. Yeterince yaşlı olanlar bunun ne olduğunu bilir. Gençler için söyleyeyim, eskiden 20 şarkıyı bunun içine koyardık. Harika bir teknolojiydi. Bu sizin genomunuzdur, dijital bilgi. Epigenom ise okuyucudur. Vücudun farklı bölgelerinde, farklı hücre tiplerinde farklı şarkıları çalabilir. Benim yaşlanmaya neden olduğuna inandığım şey, bu şarkıların atlamasıdır; okuyucunun atlamasıdır. Peki şarkılar neden atlar? Çizikler yüzünden. Dolayısıyla yaşlanma, esasen bir kompakt diskteki çiziklerin müziği atlattığı ve sonunda hücrelerin yanlış genleri okuyarak hastalıklarla savaşma yeteneklerini kaybettiği bir süreçtir. İşlevlerini kaybederler. Bunama olur, kalp hastalığı olur, kanser olur, güçsüzlük olur. Yaşlanma budur. Ben buna Yaşlanmanın Bilgi Teorisi diyorum.

Bu teoriyle, epigenetik değişikliklerin yaşlanmaya neden olup olmadığını test edebiliriz. Eğer bu doğruysa, bu yapıları tekrar genç hâline döndürmek mümkün mü? Epigenomun bir yedek kopyası var mı? Başka bir deyişle, o CD’yi parlatıp gençliğimizin orijinal müziğini geri getirebilir miyiz?
...

Şimdi soru şu: Eğer epigenomu değiştirirsek, eğer CD’yi çizersek, eğer yaşlanmanın bilgi teorisi doğruysa, ne olur? Hızlandırılmış yaşlanma görürüz. Bu bir fare. Bu, laboratuvarımdaki kontrol faresi. Bu fareyi her açıdan aynı tuttuk, tek fark CD’sini çizmedik. Aynı anda, aynı anne babadan doğmuş kardeşini aldık ve üç hafta boyunca CD’deki çizikleri hızlandırdık. Epigenomunu bozduk ve hücreler kimliklerini kaybetmeye başladı. Fare bunu hissetmedi; röntgen çekilmesi gibi, onu hissetmezsiniz. Ama 10 ay sonra olan şey şuydu: yaşlı bir fare elde ettik. Bu sadece yaşlı görünen bir fare değil. Bu fare, genetik olarak birebir aynı olmasına rağmen kardeşinden yüzde 50 daha yaşlıydı. Bunlar aynı anda doğmuş ikizler. Biri yaşlı, biri değil.
...

Öncelikle yaşlanmanın küçük ölçekte geri çevrilmesine bakalım. Bu sirtuinlerin yaşlanmaya karşı savunma sağlayabildiğini biliyoruz, ama aynı zamanda onları aktive edersek bazı yönlerden tersine çevirebildiklerini de biliyoruz. Bunu, bitki dünyasından gelen moleküllerle yapabiliyoruz; bitkiler bu molekülleri yaşlanmalarını yavaşlatmak ve hayatta kalmak için üretirler. Bunlara xenohormetinler diyoruz. Geliştirilmekte olan ilaçlarımız var ve daha fazlası yolda. Özellikle ilgimizi çeken bir tanesi var ve buna NAD artırıcı deniyor. NAD, sirtuinler için bir yakıttır; resveratrol ise gaz pedalına benzer.

Bu yakıtı farelere verdiğimizde ne olduğuna bakalım. Bu farelerden biri, NMN adı verilen sirtuin aktive edici bir molekül alıyor: Nikotinamid Mononükleotid. Hangisinin yaşlı hâlinden gençleştiğini tahmin edebilirsiniz. Bunlar gerçekten çok yaşlı fareler; neredeyse iki yaşındalar ve sadece biri suyla birlikte NMN alıyor. Sağdaki fareyi seçerseniz yanılırsınız. Soldaki fare. 2018 yılında Cell dergisinde yayımladık ki sirtuinler aracılığıyla farelerin kalp-damar sistemini gençleştirmek mümkündür. Bunun gerçekten sirtuinler sayesinde olduğunu biliyoruz; çünkü bu genleri sildiğimizde bu etkiyi bu farelerde görmüyoruz.
...

Biz şunu bulduk: Eğer bu genlerin tamamını değil de sadece üçünü — Oct4, Sox2 ve Klf4, kısaca OSK — eklersek, bir farenin vücudunun yaşını geri alabiliyoruz; ama onu kök hücreye ya da tümöre dönüştürecek kadar geri götürmeden. Bu çalışma Aralık 2020’de yayımlandı. Nature dergisinin kapağı oldu ve derginin kapağında “Zamanı Geri Almak” yazıyordu.

Bu, o makaleden alınmış verilerden biri. Üç şey yaptık. Birincisi, bir farenin optik sinirini zedeledik. Üstteki görüntüde, ezilmiş sinirin öldüğünü görüyorsunuz. Turuncu boyanın soldaki beyne kadar uzanması gerekirken uzanmıyor. Ancak üç geni enjekte edip üç hafta boyunca aktive ettiğimiz yeniden programlanmış gözde, bu nöronların yeniden büyüdüğünü gördük. Bu nöronları ölçtük ve kelimenin tam anlamıyla üç hafta öncesine göre yaşlarının yarısına indiğini gördük. Genç sinirler, bildiğiniz gibi, yeniden büyür. Yetişkin sinirler büyümez. Bu, doğru yolda olduğumuza dair ilk göstergelerden biriydi.

Ayrıca o yapıları, yani epigenomu, CD’deki çizikleri inceledik ve bunların ortadan kalktığını gördük. İnsan dokusunu da laboratuvarda büyütebiliyoruz. Bunun insanlarda işe yarayıp yaramadığını henüz bilmiyoruz ama bunu laboratuvarda modelleyebiliyoruz. Bunlar, küçük mini beyinlere dönüştürülmüş insan pluripotent kök hücreleridir. Bunlar organoidlerdir. İnsan beyinlerine oldukça benzerler. Elektriksel aktiviteleri vardır. Sağ tarafta bu beyinleri yerleştirdiğimiz elektrotları görüyorsunuz. Bunu ölçebiliyoruz. Rüya gördüklerini düşünüyoruz. Düşünceleri var. Epigenomu bozarak onları yaşlandırabiliyoruz. Ve şimdi şunu gösterdik: Bu küçük beyinlerin yaşını sıfırladığımızda, düşünme yetilerini geri kazanıyorlar. Elektriksel aktivite geri geliyor.

Bu, bir gün beynin yaşını geri çevirdiğimizde hafızanızı geri kazanacağınız anlamına mı geliyor? Muhtemelen. Bunu artık yaşlı farelerde de yaptık. Beyinlerini gençleştirebiliyoruz, yaşlarını yarıya indirebiliyoruz ve öğrenme yetilerini geri kazanıyorlar.

Şöyle diyebilirsiniz: Kulağa harika geliyor ama bu ne zaman olacak? Benim umudum şu: İnsanlık tarihinde, uçuşun, Silikon Vadisi’nin, enerjinin ve kriptonun ortaya çıkışı kadar önemli bir dönüm noktasındayız. 22. yüzyıl biyoloji yüzyılı olacak. Yaşınızı ve yaşlanma hızınızı kontrol edebileceğiz. Sadece vücudun yaşlanmasını değil, kalbin yaşlanmasını ve hatta beynin yaşlanmasını da yavaşlatabileceğiz.

Bu yeni yaş geri çevirme araçları, hayatlarımızın gidişatını hayal bile edemeyeceğimiz şekilde kökten değiştirecek. Artık yaşımızı birkaç yıl geri alabildiğini gösteren çalışmalar yayımlanıyor; bunu Greg Fahy ve meslektaşları yaptı. Eğer bunu her yıl yaparsak, yani her yıl yaşınızı sadece bir yıl geri alırsak, ne olur? O zaman işler gerçekten ilginç hâle gelir. Ve bu, tanık olabilmek için hayatta kalmamız gereken dünyadır. Hepimiz doğru şeyleri yaparsak, buna tanık olacağız.

18 Ocak 2026 Pazar

Google Gibi Reklam Yayınlamak - Sahne

 

İnsanlar girdiği çoğu web sitesinde, ilgilendiği konularla ilgili reklamlarla karşılaşır. Bunun temel sebebi, Google'ın kişilerin arama verilerini toplamasıdır. Google devasa bir reklam ağını yönetmektedir. Elde ettiği verilerden kişiye özel reklamlar oluşturur ve web sitelerinde yayınlar.

Bu sahnede Google’ın durumu hicvedilmektedir. Büyük kurumsal yatırımcılar, Pied Piper’in de nasıl olsa Google gibi reklam yayınlayacağını varsaymaktadır. Ama Pied Piper Şirketi yeni bir Google olmak istememektedir.☺

Ama insanlar Google bu pazarlama yönteminden pek rahatsız görünmemektedir. Eğer şikayetçi olsalardı DuckDuckGo, Yandex gibi alternatif arama motorlarını kullanmaya başlarlardı. Aslında sunulan hizmeti geliştirebilmek ve bu hizmeti ücretsiz sunabilmek için bir şekilde gelir sağlanmak zorundadır. Google kullanıcı verilerini toplamak ve kişiye özel reklam yayınlama yöntemini keşfederek bunu sağladı. Google sadece arama verilerini değil sunduğu çoğu hizmette de kullanıcı verilerini topluyor. Mesela Chrome’da, Youtube’da, Google Haritalar’da kullanıcı verilerini topluyor; yine de insanlar bunları kullanmaya devam ediyor. Ama en azından bu kaydedilen veriler şifreleniyor ve sadece otomatik botlar okuyabiliyor, Google mühendislerinin çoğu bu verilere ulaşamıyor. OpenAI de ChatGPT’yi ücretsiz sunmaya devam edebilmek için çözüm yolları arıyordu. Sonunda onlar da platformda reklam yayınlama fikrine yöneldiler.☺

Monica: Affedersin, Pied Piper gelirlerinin %70'inin reklamlardan geleceğini yazmışsın ama...
...Pied Piper reklam satmayacak.
Laurie: Evet, şu anki pozisyonları bu, biliyorum.
Monica: Hayır, onlara B serisini teklif ettiğimizde Richard'a söz verdim, Laurie.
Kullanıcı verisini toplatmayacağız ve reklam sattırmayacağız.
Laurie: Ancak bu ifadeler sözleşmede yer almıyor.☺
Bu konuda onları zorlayacağız demiyorum.
Ama kesinlikle zorlamayız da demiyorum, tabii.☺
Monica: Tamam ama seninle biz ortağız, değil mi!
Laurie: Elbette.
Monica: Peki.
Laurie: Alacağımız her kararı mutlaka birlikte alacağız.
Monica: Güzel. Orada netleşelim de.
Topladığın fonlar için de tekrar tebrik ederim.
Laurie: Aa, evet. Yaşa. Böyle devam...

Bir Personel: Pekala, bir imza da şuraya...
Ve tamamız.
Bebek gibi seri.
Monica: Sakın imzalama Richard. Bak, seni koruyamam.
Bir noktada Laurie seni kazıklayıp zorla reklam sattıracak!☺
Richard: Ne!
Monica: Yapabileceğim hiçbir şey olmayacak. Sakın imzalama!
Richard: Ama imzaladım, iş bitti.
Hay sikecem ya. Laurie reklam satacak demek, öyle mi!☺
Sana söylememiş miydim! Şimdi ne bok yiyeceğim ben be. Aman be!
Bir Personel: Bunları yırtıp atabilirim de...☺
Richard: Evet, biliyorum. İyi bari.☺

Sahne: Silikon Vadisi

17 Ocak 2026 Cumartesi

Yapay Zekâ Balonu Patlamak Üzere mi? - Konferans

(Not: Konuşmaya henüz Türkçe alt yazı eklenmemiş.)

Kendini özel sanma. Bizden daha fazla bildiğini düşünme. Bunlar Jante Yasası’ndan bazı ifadelerdir. Ve bence bu tehlikelidir. Çünkü bu, ortak bir düşünme biçimini teşvik eder ve bu da bizi tehlikeli sonuçlara sürükleyebilir.

Bugün sizlerle, az önce duyduklarımızdan biraz daha kuru sayılabilecek bir konudan bahsetmek istiyorum: Bitcoin, kripto paralar, balonlar ve finansal balonlar.

“Bitcoin cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır.”
“Bitcoin, sıçan zehrinin karesidir.”

Bunlar benim sözlerim değil. Bunlar Charlie Munger ve Warren Buffett’ın sözleri. Dünyanın gelmiş geçmiş en önemli ve en başarılı yatırımcılarından ikisi.
Yatırım kariyerleri boyunca yaklaşık beş milyon yüzde getiri elde etmiş olmaları her şeyi anlatıyor. Bu yüzden bu insanlar konuştuğunda, ya da konuştuklarında — ve maalesef Bay Munger artık hayatta değil — onları dinlememiz gerekir. Ben kesinlikle dinliyorum.

Bitcoin’in elbette inanılmaz bir yolculuğu oldu ve yıllar içinde sağladığı muazzam getiriler takdiri hak ediyor. Ancak bunu duyduğumuzda şu soruyu sormamız gerekir: Dünyanın en başarılı iki yatırımcısı neden Bitcoin’den sıçan zehri gibi bahsediyor?

Kişisel bir hikâye anlatayım. 2016 yılında Bitcoin’e yatırım yapmaya çok yaklaşmıştım. Yaklaşık 150 bin dolarlık Bitcoin almayı düşünüyordum. Bugün bu yatırımın değeri yaklaşık 20 ila 25 milyon dolar olurdu. Yapmadım, çünkü o dönemde bankadan kripto cüzdanına para aktarmak oldukça zordu. Ama arkadaşlarımdan biri bu adımı attı. Ethereum’a, fiyatı 50 cent iken girdi ve yaklaşık 1.400 dolara ulaştığında sattı. Yaklaşık 2.800 kat kazanç elde etti. Ve kripto konusunda iyi kazanan tek kişi o değil. Hepimiz bu “Lambo alan” insanları duyduk; saçma gibi görünen bir şeye girip sonra fiyatın 100 kat arttığını görenleri. Açıkçası bilmiyorum siz ne hissediyorsunuz ama ben kesinlikle FOMO hissediyorum.

FOMO nedir? FOMO, “fear of missing out”, yani kaçırma korkusu demektir. Bu duygu insan zihninde çok derinlere dayanır. Avcı-toplayıcı olarak yaşadığımız zamanlara kadar uzanır. Grubun bir parçası olmak; yiyecek, güvenlik ve eşleşme demekti. Grubun dışında kalmak ise tehlikeliydi. Bu içgüdüyü bugün de taşıyoruz. Eğer grubun parçası değilsek, eğer aynı şekilde düşünmüyorsak — Jante Yasası’nın da telkin ettiği gibi — bu tehlikeli hissediliyor. Bu yüzden FOMO, içimizde çok derin bir yerde yer alır ve bizi normalde tek başımıza olsak yapmayacağımız şeylere yöneltebilir.

Bu sadece benim gibi “aptal” insanların ya da konuları anlamayan kişilerin başına gelen bir şey değil. Sir Isaac Newton, muhtemelen yaşamış en zeki insanlardan biriydi. Ama 1700’lerde o da FOMO’nun kurbanı oldu. Bu, South Sea Balonu dönemiydi. Newton yatırım yaptı, hisseler yükseldi, güzel bir kâr elde etti ve çıktı. Ama arkadaşlarının içeride kalıp daha da zengin olduklarını görünce tekrar girdi, hem de büyük bir yatırımla. Ardından balon patladı. Sonrasında meşhur şu sözü söyledi: “Gök cisimlerinin hareketini hesaplayabilirim ama insanların deliliğini hesaplayamam.”

FOMO, bize zarar verecek şeyleri yapmamıza neden olabilir. Bu durum, kalabalık dinamikleriyle de çok net bir şekilde görülür. 1968’de yapılan “dumanlı oda deneyi” buna güzel bir örnektir. Bir grup iş başvurusu yapan insan bir odaya alınır. Dokuz kişiden sekizi aktördür. Onlara, ne olursa olsun oturup görevlerine devam etmeleri söylenir. Bir kişi ise gerçek başvurandır. Bir süre sonra odanın içine duman dolmaya başlar. Eğer odada diğer insanlar varsa ve onlar tepki vermiyorsa, vakaların yüzde 90’ında gerçek katılımcı da yerinden kalkmaz ve bu potansiyel tehlikeyi bildirmez. Ama kişi odada yalnızsa, yüzde 75’i ayağa kalkıp durumu bildirir.

Sürü davranışı düşünme biçimimizi değiştirir. Ve finansal balonların oluşmasının sebeplerinden biri de budur.

Finansal balonlara baktığımızda, en büyüklerinden birini 1630’larda görürüz: Lale Çılgınlığı. Lale Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelmişti ve bir şekilde ilgi odağı hâline geldi. İnsanlar laleleri kullanım değeri için değil, ertesi gün daha pahalıya satabileceklerini düşündükleri için almaya başladılar. Balon, bu çılgınlığın zirvesinde patladı. O dönemde bir lale soğanının fiyatı bir evle eşdeğerdi.

1840’ların Britanya’sına hızlıca ilerleyelim. Buhar makinesi ve lokomotif gibi inanılmaz bir teknoloji ortaya çıkmıştı ve gerçekten dünyayı değiştirdi. Ama herkes bunun kesin kazanç anlamına geldiğini düşündü. Herkes FOMO ile yatırım yaptı. Binlerce şirket kuruldu. İnsanlar bunun kaybedilemeyecek bir fırsat olduğunu düşündü. Balon yine patladı ve birçok kişi parasını kaybetti. Teknoloji harikaydı ama bu, garantili kazanç anlamına gelmiyordu.

1920’lere, “kükreyen yirmiler” dönemine gelelim. Birinci Dünya Savaşı sona ermişti. Elektrifikasyon vardı, otomobiller vardı, radyo vardı. Sessiz bir evde otururken bir anda radyoyu açıp birinin size konuştuğunu duymak inanılmazdı. Işığı yakmak, ata binmek yerine arabaya binmek… Bugün teknoloji sıçraması gördüğümüzü düşünüyoruz ama o dönem gerçekten özeldi.

Ne oldu? İnsanlar yine FOMO ile yatırım yaptı. “Bu yeni bir dünya, eski kuralları unutun” denildi. Devasa bir balon oluştu ve patladı. Hisse senetleri çöktü, Büyük Buhran yaşandı.


Sonra, bazılarımızın hatırlayabileceği dot-com balonuna geldik. İnternet ortaya çıkmıştı. Buhar makinesi ve radyo gibi, dünyayı değiştiren yeni bir teknolojiydi. Herkes yine FOMO ile yatırım yaptı. “Yeni ekonomi” denildi. Artık ne kadar kazandığınız değil, pazarlamaya ne kadar harcadığınız önemliydi. Wall Street ve medya bu balonun arkasındaydı. Webvan ve Pets.com gibi medya gözdesi şirketler vardı. İnternet dünyayı değiştirdi mi? Evet. Ama bu, piyasanın çökmesinin imkânsız olduğu anlamına gelmiyordu.

Şimdi Bitcoin’e gelmek istiyorum. Çünkü bence Bitcoin, şu anda içinde bulunduğumuz finansal balonun en net tanımıdır. Yapay zekâ ve kripto balonu. Danimarkalıyım ve bizde Hans Christian Andersen’in “İmparatorun Yeni Elbiseleri” adlı ünlü masalı vardır. Hikâye, iki dolandırıcının imparatora görünmez elbiseler diktiğini iddia etmesiyle ilgilidir. Elbiseleri sadece aptal olanların göremeyeceğini söylerler. Kimse aptal görünmemek için gerçeği söylemez. Ta ki bir çocuk “Ama imparatorun üzerinde hiç kıyafet yok” diyene kadar. Bazen apaçık olanı söylemek için masum bir zihin gerekir.

Şu anda tarihte gördüğümüz en büyük finansal balonun içinde olduğumuzu düşünüyorum. Buffett ve Munger buna piyasa değeri / GSYH oranıyla bakar. Oran ne kadar yüksekse balon o kadar büyüktür. 1929’da bu oran yüzde 89’du. 2000’de yüzde 136’ydı. 2007’de yüzde 107’ydi. Bugün ise yüzde 226. Nvidia, Palantir, Nasdaq, Bitcoin… Bitcoin 2012’den bu yana yüzde 1,2 milyon yükseldi.

İnsanlar “Ama daha da yükselebilir” diyor. Ancak Nasdaq ile Bitcoin’in çok yakından birlikte hareket ettiğini görüyoruz. 2001’de Nasdaq yüzde 85 düştü. Bugünkü balon ondan çok daha büyük. Benim öngörüm Bitcoin’in yüzde 95 düşeceği yönünde. Ama bunu medyada, akademide ya da kalabalıkta duymazsınız.

Ekonomide belirgin bir yavaşlama görüyoruz. İşsizlik yükseldiğinde her seferinde resesyon gelir. Resesyonlar, balonların patladığı anlardır. Eğer ben haklıysam ve resesyon gelirse, Nasdaq çökerse, bu yapay zekâ balonunda Bitcoin ve kripto da çökecektir. Teknoloji gerçek olabilir, tıpkı buhar makinesi ve radyo gibi. Ama bu, garantili getiri demek değildir. Bu balonun çok uzak olmayan bir gelecekte patlayacağını düşünüyorum. Buffett ve Munger’ın haklı olduğunu düşünüyorum. Bitcoin ve kripto, cinsel yolla bulaşan bir hastalık gibidir.

Teşekkür ederim.


Ek Yorum

YZ internetteki bağlantıları takip ederek verileri birbiriyle ilişkilendiriyor. İnternette çok büyük veri yığını var. Bu kadar veri üzerinde işlem yaptığı için her şeyin uzmanı oluyor. Turing Testini artık geçebiliyor gibi görünüyor. İnsan düşünmeye başladığında fikirler içeride yankılanmaya başlar. Kişi kendi kendisiyle tartışmaya başlar. Hatta bu yüzden bazen kararsız kaldığı olur; ne yapacağını bilemez. Oysa YZ kendi kendisiyle tartışmaz, iç sesi yoktur. Sadece ilişkilendirdiği verilerden istatistiksel bir sonuç üretir. Bazı verileri aynen kopyalar; gerçi insanların da öğrendikleri verileri aynen kopyaladıkları oluyor.

Aslında Turing Testini de tam geçmiş sayılmaz. Bazen uzun konuşmalar yapıyoruz; o zaman sohbette kopmalar başlayabiliyor. Bir anda farklı konuya geçtiğimizde veya sıra dışı, nadir bir konudan bahsettiğimizde bir kırılma noktası yaşanıyor ve YZ saçmalamaya (halüsinasyon görmeye) başlıyor. Neden? Çünkü internette bu konuyla ilgili veri ya hiç yok ya da çok az var. İlişkilendirebildiği veri olmadığı için mantıklı sonuçlar üretemiyor. İşte o zaman aslında hiçbir şeyi anlamadığını, sadece kelimeleri birbiri ardına dizdiğini fark ediyoruz. Gerçi insanlar da az bildiği konuyu konuşmaya zorlandığında saçmalar ama bu durum YZ’de çok daha keskin bir 'boşluk' olarak beliriyor. Örneğin, bir videodaki konuşmaları metne dönüştürmesini istemiştim. İşlemi tamamladı. Ancak sonuç garipti. Metin, videoda hiç olmayan diyaloglardan oluşuyordu. YZ resmen uydurmuştu. Elbette bunun farkında değildi.

YZ’nin henüz bir bilinci yok. Şimdilik sadece insan bilincinin yardımcısı, bir asistan veya 'copilot' olabilir. Ama henüz sürücü koltuğuna geçebilecek durumda değil. Son kararı veremez. Her şeyi yapabileceği yanılgısına düşmemek gerekir; çünkü her araç her işe yaramaz. Dolayısıyla, abartılı beklentilere kapılıp tüm yatırımı ona bağlamak, büyük bir hayal kırıklığına neden olabilir. Hesap makineleri nasıl işlemleri hızlandırdıysa, YZ da ilişkili verileri fark etmemizi ve verimliliğimizi artıracaktır. Mesela Google’da kaybolmak yerine, YZ’nin süzgecinden geçmiş bir içeriğe göz atacağız. İç sesi olan, gerçekten 'düşünen' bir YZ yaratılabilmesini merakla bekliyorum. Ama açıkçası bunun yakın gelecekte olacağından emin değilim. Bakın, önceki cümlemde de bir kararsızlık var; acaba YZ bir gün böyle bir tereddüt yaşayabilecek mi!