10 Mart 2026 Salı

Bitkilerimizi Güncellemeye Hazır mısınız! - Bilim

 

Telefonlarımızda onlarca uygulama yüklü. Hepsini keyifle kullanıyoruz. İşimizi kolaylaştırıyorlar. O uygulamalar bazen güncelleniyorlar; arka planda yeni kodlar ekleniyor ve bazı kodları değiştiriliyor. Kullanışlılıkları artıyor. İşlerimizi daha da kolaylaştırıyorlar. Bizi mutlu ediyorlar! Artık bitkilerin de güncellenmesi sağlanabiliyor! Bitkilerin genlerinin değiştirilmesinin anlamı budur. Bu yöntemle bitkiler daha verimli daha dayanıklı hale getiriliyor. Hatta daha yararlı ve daha lezzetli olması bile sağlanabiliyor! Telefondaki uygulamaların güncellenmelerinden korkmadığımız gibi bitkilerin genlerinin değiştirilerek güncellenmesinden de çekinmemize gerek yoktur!

Not: Paragraflara parantez içinde ön bilgiler ve açıklamalar iliştirilmiştir.

***

Bu son kısım önemlidir; tıpkı eşya bağımlılığımızı azaltmaya yardımcı olduğu gibi, teknoloji kesinlikle diğer tüketim problemlerimizin çözümünde de rol almalıdır. Çünkü gezegendeki birileri çok tüketirken dünyada tek taraflı olarak vatandaşlarını daha az tüketmeye zorlayabilecek özgür bir ülke yoktur. Her ne kadar çıkarılacak yasalarla, iş dünyası daha az tüketmeye cesaretlendirilebilirse de daha az tüketmeyi bireyler için çekici ve kolay hâle getirmeliyiz.
Bu nedenle, daha sağlıklı yiyecekler yetiştirmemize ve daha etkili bir şekilde nakletmemize olanak sağlayan araştırmalara yatırım yapmalıyız. Ve lütfen şu konuda hata yapmayalım; bu, doğal yapısında olmayan bir özelliğin bitkiye işlendiği, genetiği değiştirilmiş ürünleri de kabul etmeyi içerir. Bu özellikler böceklere direnç, kuraklığa tolerans, A vitamini üretimi veya güneşin daha verimli kullanılarak CO₂ şekere dönüştürülmesi olabilir. GDO'lu besinler kesinlikle geleceğimizin beslenmesinde önemli bir yer tutacak. Daha verimli bitkilerle, sadece ABD'nin orta batısında yetişen bitkilerle şimdikinden 200 milyon daha fazla insanı besleyebiliriz.

(Ön Açıklama: Genetiği değiştirilmiş bitkiler doğal değildir. Bu doğru. Peki doğal bitkiler gerçekten seviliyor mu! Örneğin yabani mısır doğaldır. Markette gördüğümüz o iştah açıcı koçanlardan epey farklıdır. Aslında mısırın orijinal hali olan teosinte, sert kabuklu ve tadı pek de iyi sayılmayan cılız bir bitkiydi. İnsanlar binlerce yıl önce bu yabani mısırları tarlalarına ekmeye başladılar. Sonraki yıllarda, içlerinden tadı biraz daha güzel olanların tohumlarını seçip tekrar ektiler. Bu döngü nesiller boyu, binlerce yıl devam etti. Her seferinde daha tatlı, daha yumuşak olanlar elenerek bugünkü mısırlar elde edildi. Aslında insanlar farkında değillerdi ama tohumları sürekli eleyerek mısır üzerinde devasa bir genetik seçilim uygulamış oldular. Mısırın genlerini kendi damak tatlarına göre yönlendirmiş oldular! Markette gördüğümüz mısırlar bunlardır. Elbette bu durum sadece mısırla sınırlı değil; sofranızdaki diğer pek çok bitkinin genleri de benzer şekilde binlerce yılda değiştirildi. Kısacası, insanlık farkında olmadan bitkilerin genetiğiyle zaten hep oynuyordu. Günümüz teknolojisi ise atalarımızın binlerce yılda yapabildiği bu köklü değişiklikleri, daha bilinçli olarak sadece birkaç günde yapabilmeyi sağlıyor!)
Bu ürünler "doğal olmayan" nitelikte oldukları için kötü bir şöhrete sahiplerdir ancak bu görüşe sahip olan birçok insan, doğal olduğunu düşündüğümüz gıdaların çoğunun zaten önemli bir genetik manipülasyona tabi tutulduğunun farkında değiller. Markette gördüğünüz mısır koçanları, modern mısırın köken aldığı yabani bitkiye hiç benzemez. 9.000 yıl boyunca, teosinte olarak bilinen parmak uzunluğundaki çim, bitkinin genomunda belirgin değişiklik oluşturup daha büyük koçanlar ve daha dolgun, yumuşak, şekerli tanelere sahip, daha çok sıra elde etmek için tarımsal olarak toprağa işlendi. Yemeye doyamadığımız elmalar, vahşi atalarına biraz daha fazla benzerlik gösterir. Ancak bu atalardan birini bulana aşk olsun, gezegenden neredeyse silindiler. Diyetlerimiz için büyük bir kayıp değil çünkü modern elmaların en büyük genetik akrabası olan Malus sylvestris, neredeyse yenmez durumda.

(Bitkilerin genleri değiştirilerek daha dayanıklı hale getiriliyor. Bu bitkiler özellikle küresel ısınmaya karşı daha dirençliler! Doğal olan bitkiler ise küresel ısınma sonucu yok olacaklar.)
2016'da ABD Ulusal Bilimler Akademisi, genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili yayınladığı kapsamlı bir raporda, küresel ısınmanın geleneksel çiftlik ürünlerini tehdit ettiği bir durumda, laboratuvarda modifiye edilmiş bitkilerin gezegenin artan insan popülasyonunu beslemek için hayati önem taşıyabileceğini belirtti. Ve son yirmi-otuz yıldaki sayısız başka rapor kamuoyu endişelerini gidermek için yeterli olmadığından, raporun yazarları, Akademi'nin GDO'lu ürünler ile ilgili, hem insan tüketimi hem de çevre için güvenli olduğu konusunda görüşünü bir kez daha teyit ettiler.
Şüpheci olmak yanlış değil ancak binlerce çalışmanın sonucu olan kanıtlara kulak tıkayamazsınız. İklim değişikliğinin bir tehdit olduğuna inanıyorsanız, GDO'ların öyle olduğunu söyleyemezsiniz çünkü GDO'ların güvenli olduğuna dair kanıtlar, iklim değişikliğinin meydana geldiğine dair kanıtlardan daha güçlüdür.

(GDO’lar güvenlidir ve verimlidir. Daha çok insanı doyurabilir!)
Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Bilimde İlerleme Derneği ve Amerikan Tıp Derneği de DSÖ'nün belirttiği, "Bu tür gıdaların, genel nüfus tarafından tüketilmesi sonucunda insan sağlığı üzerinde hiçbir etki gözlenmemiştir", ibaresini teyit ettiler. Dahası bu yiyecekler, dünyamızda zaten açlık çeken milyarlarca insanı ve önümüzdeki yıllarda dünyamıza katılacak ilave milyarlarca insanı besleme zorluğunun üstesinden gelmek için hayati bir öneme sahip olabilirler.

(Çok sayıda fakir insan A vitaminine ulaşamadıkları için ölüyor. Bitkilerin genleri değiştirilerek daha yararlı olması sağlanabilir. A vitamini sağlayan GDO’lar artık üretilebiliyor! Adı - Golden Rice - Altın Pirinç! Rengi de altın gibi sarı.)
Dünyayı şimdi ve gelecekte beslemek istiyorsak güvenli yeni teknolojileri benimsememiz gerekiyor. UNICEF'e göre, fakir ailelerin tamamen güvenli mahsuller aracılığı ile diyetlerine daha fazla A vitamini almaları durumunda her yıl iki milyona yakın ölüm önlenebilir. A vitamini takviyeleri gerektiği kadar etkili değil. 2015 ve 2016 arasında, en yüksek çocuk ölüm oranlarına sahip beş ülkede, A vitamini takviye kapsamı yarıdan fazla düştü.
Yüzden fazla Nobel Ödülü sahibi tarafından imzalanan açık bir mektup, hükümetleri genetiği değiştirilmiş organizmaları onaylamaya davet etti. "Bunu bir 'insanlık suçu' kabul etmeden önce dünyada kaç fakir insan ölmeli?" diye yazdılar. Bir milyar insanı daha besleyici gıdalarla besleyebiliriz. İklim değişikliği nedeniyle başka seçeneğimiz kalmayabilir.

(Tarlada et yetiştirmeyi hayal edebiliyor musunuz! Bu çok garip geliyor değil mi. Ama bu başarıldı. Bir bitki mahsul olarak et verecek şekilde genleri yeniden düzenlenebildi! Bu bitkiler hayvanlardan çok daha verimli şekilde et sağlayabiliyorlar. Üstelik bu tasarlanmış bitkiler sayesinde hayvanların da canları kurtulmuş olacaktır!)
Kesim hayvanlarından elde ettiğimiz et ürünlerinin muazzam çevresel maliyetlerini çekmeyecek şekilde küresel protein talebini nasıl karşılayacağımızı bulmak zorundayız. Bize neredeyse ete yakın ürünler veren, "kanayan bitki leghemoglobin" %99 daha az suya ve %93 daha az toprağa ihtiyaç duyuyor ve %90 daha az sera gazı ile üretiliyor. Gezegenimizi daha fazla bozmadan, lezzetli proteine olan iştahımızı beslemek istiyorsak son zamanlarda çok yaygınlaşan bu yenilikleri desteklememiz gerekecek.

(Yeni CRISPR teknolojisi sayesinde, dışarıdan hiçbir yabancı DNA eklemeden, bitkinin kendi genleri üzerinde hatasız düzenlemeler yapılabiliyor. Bu yöntemle bitkileri daha dayanıklı ve verimli hale getirmek, artık sadece bir kod düzeltmesi kadar kolay bir işlem!)
Hiç şüphe yok ki bu yüzyılın en büyük teknolojik gelişmelerden biri, 2012'de hassas, programlanabilir "genom düzenlemesi"nin keşfi olmuştur. Diğer birçok buluşta olduğu gibi, düzinelerce parlak insan öncülüğünü yapsa da İsveç'teki Moleküler Enfeksiyon Tıbbı Laboratuvarı'nda çalışan Emmanuel Charpentier ve UC Berkeley'den Jennifer Doudna, RNA tabanlı "GPS" veya "kılavuz"a sahip bakteriyel Cas9 proteininin bir DNA kesme enzimi olduğu konusundaki olağanüstü keşifleriyle en büyük şöhreti hak ettiler. Ertesi yıl, her ikisi de Boston'da bulunan MIT'ten Feng Zhang ve Harvard'dan George Church, sistemin insan hücrelerini düzenlemek için kullanılabileceğini kanıtladı. Onlar da ünlüler kervanına katıldılar ve çok değerli bazı patentlerin sahibi oldular. Bu keşfin haberi, laboratuvarımda hızla yayıldı. Gerçek olamayacak kadar iyi görünüyordu ama gerçekti.
Bu teknoloji, Cas9'un doğal DNA hedefi olan, "Düzenli Aralıklarla Kümelenmiş Kısa Palindromik Tekrarlar" anlamına gelen kelimelerin baş harflerinden oluşmuş, konuşma dilinde CRISPR olarak bilinir. Cas9 ve şimdilerde diğer bakterilerden elde edilen düzinelerce diğer DNA düzenleme enzimi, herhangi bir yabancı DNA kullanmaksızın bitki genlerini hatasız bir şekilde değiştirebilir. Doğal şekilde meydana gelen değişikliklerin tam olarak aynılarını yaratabilir. CRISPR, yasaklanmamış bir işlem olan, tohumları radyasyonla bombalamaktan çok daha "doğaldır".

(Avrupa Birliği CRISPR yöntemiyle oluşturulan GDO’ları yasakladı. Amaçları kendi çiftçilerini korumaktı! ABD şirketlerinin patentli bitkilerinin Avrupa’da yayılmasından korktular; ABD’nin ticari üstünlük sağlamasını istemiyorlardı. Ama aslında çiftçilerini bu verimli, dayanıklı ve yararlı bitkilerden mahrum etmiş oldular!)
Bu nedenle, 2018'de Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın aldığı karar ABD için çok beklenmedikti. Mahkeme, CRISPR yapımı gıdaların, küçük ölçekli çiftçiliğin çıkarlarını savunan Fransız tarım birliği Confédération Paysanne ve diğer sekiz grubun lehine yasaklanmasına karar verdi.
Bu karar, bilime meydan okuyor. Avrupa'nın küresel ısınmayla daha iyi başa çıkmasını sağlamak yolunda, çevresel yükü hafifletebilecek, yoksulların sağlık düzeylerini iyileştirebilecek sağlıklı yiyecekleri yasaklıyor. Karar ayrıca, gelişmekte olan ülkeleri, insanlarının yaşamları ve toprakları üzerinde son derece olumlu etkisi olabilecek CRISPR ile modifiye edilmiş mahsullerden uzak tutuyor.
Karar metni, bunun tüketicileri GDO'nun tehlikelerinden korumaya yönelik bir karar olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Karar, ABD patentli ürünlerin AB'ye girmesini önlemeye yönelik küresel bir ticaret savaşının parçasıdır. ABD Tarım Bakanı Sonny Perdue'nun tepkisi, cevabında çok açık belli oluyordu: "Hükümet politikaları, gereksiz engeller yaratmadan veya yeni teknolojileri haksız yere damgalamadan bilimsel yeniliği teşvik etmelidir. Ne yazık ki, bu haftanın AAD kararı bu anlamda bir gerilemedir. Çünkü dar bir bakış açısıyla, yeni genom düzenleme yöntemlerinin, Avrupa Birliği'nin genetiği değiştirilmiş organizmaları yöneten geri kalmış ve güncelliğini yitirmiş düzenlemelerine uygun olmasını şart koşmaktadır."
Elbette uluslar geçim kaynakları tehdit altında olduğunda çiftçilerine destek olmalıdır ancak bunu yapmanın başka yolları da var. Ticaret kısıtlamalarını haklı çıkarmak için "tehlikeli bilim" örtüsünü kullanmak, başta buna en çok ihtiyaç duyanlar olmak üzere gezegendeki herkes için inciticidir.


Alıntı: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


26 Şubat 2026 Perşembe

Bağışıklık Sistemimiz Kanseri Avlayabilir mi! – Biyoteknoloji

 

Bağışıklık sistemimiz bugün kanserli hücreleri tanıyamadığı için onları yok edemiyor. Ancak bu körlük sona ermek üzere olabilir. Yakın gelecekte bağışıklık sistemimiz kanserli hücreleri tanır hale getirilebilir. Kanser Aşısı devrimiyle, kanser eskisi kadar korkulan bir hastalık olmaktan çıkabilir!☺

***

Ne tür bir kanserle uğraştığımıza dair daha kesin bir fikrimiz olduğunda, bununla baş edebilmek için yeni ortaya çıkan teknikleri uygulayabiliriz. Hatta bir hastanın spesifik tümörüne karşı özel olarak tasarlanmış bir tedavi tasarlayabiliriz. Böylece, büyüme veya vücudun başka bir yerine atlama şansı gelişmeden önce onu yok edebiliriz. Hastalıkla mücadele için geliştirilen en heyecan verici yeniliklerden biri olan CAR T-hücre terapisinin ardındaki fikir budur.

Bu tedavide doktorlar, hastanın kanından çıkardıkları bağışıklık sistemi hücrelerine bir gen ilave ederek hücrelerin hastanın tümörü üzerindeki proteinlere bağlanmalarını sağlar. Laboratuvarda toplu hâlde üretilen ve daha sonra hastanın vücuduna yeniden zerk edilen CAR T-hücreleri, vücudun öz savunmasını kullanarak kanser hücrelerini avlar ve öldürür.

Daha önce tartıştığımız bir başka immüno-onkolojik yaklaşım olan kontrol noktası blokaj tedavisi, kanserli hücrelerin bağışıklık sistemimiz tarafından tespit edilmekten kaçma yeteneğini ortadan kaldırır. Bu teknikle ilgili erken çalışmaların çoğu, laboratuvarı Harvard Tıp Fakültesi'nin üst katında bulunan Arlene Sharpe tarafından yapıldı. Bu yaklaşımda, kanser hücrelerinin kendilerini normal hücreler gibi gösterme yeteneklerini ortadan kaldırmak, sahte pasaportlarına el koymak ve böylece T-hücrelerinin dost ve düşman arasında ayrım yapmasını kolaylaştırmak için ilaçlar kullanılır. Bu tedavi, eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın doktorları tarafından, radyoterapi ile birlikte beynindeki ve karaciğerindeki melanomla savaşmasına yardım etmek için kullanılan yaklaşımdı. Bu yenilikten önce, başkana konulan teşhis istisnasız ölümle sonlanıyordu.

CAR-T tedavisi ve kontrol noktası blokaj tedavisi en fazla on senelik uygulamalardır. Ve devam etmekte olan yüzlerce başka immüno-onkolojik klinik çalışma var. Şu ana kadar elde edilen sonuçlar, bazı çalışmalarda %80'in üzerinde remisyon oranları ile çok umut vericidir. Kariyerlerinin tamamını kanserle savaşa adamış doktorlar, bunun bekledikleri devrim olduğunu söylüyorlar.

Alıntı: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


24 Şubat 2026 Salı

Yeniden Gençleşmek Mümkün Olabilecek mi! (Bölüm 2) – Biyoteknoloji

Önce yaşlanmanın gerçek nedenini özetleyelim: Epigenetik, DNA’nın üzerinde yer alır ve hangi genlerin okunacağını belirleyen bir rehber görevi görür. Böylece kalpte oluşan bir hücre sadece kalple ilgili genleri okur ve kalp hücresine dönüşür; karaciğerdeki ise sadece karaciğer genlerini okuyarak karaciğer hücresine dönüşür. David Sinclair’e göre yaşlanma, tıpkı bir DVD’nin zamanla çizilmesi gibi bu okuma bilgisinin bozulmasıdır. Yıllar geçtikçe epigenetik bozulmaya başlar. Hücreler yanlış genleri okur ve hasarlı hücrelere dönüşerek yaşlılık belirtilerini başlatır.

Yaşlanmak hep kaçınılmaz olarak mı kalacaktır? Artık bu durumun mucizevi bir çözümü olabilir; çoğu insan buna şaşıracak ve hatta inanmakta isteksiz olacaktır! Hücrelere uygulanan OSK yeniden programlama genleri, hücreyi başlangıçtaki "temiz" epigenetiğine kavuşturur; yani DVD cilalanmış olur. Bu hücre bölündüğünde ortaya genç ve sağlam bir hücre çıkar. Dokular gençleşmeye başlar. David Sinclair, 2023 yılında bu "Yaşlanmanın Bilgi Teorisi"ni laboratuvar ortamında kesin olarak kanıtladı.

Yapılan deneyde farelerin DNA'sına zarar vermeden sadece epigenetik paketlemesini bozdular. Fareler hızla yaşlandı! Ardından OSK genlerini uygulayarak epigenetiğin onarılmasını sağladılar. Fare yeniden gençleşti. Evet, farenin tüm bedeni yeniden gençleşti! Bu deney, yaşlanmanın temel nedeninin DNA hasarı değil, epigenetik bozulma (bilgi kaybı) olduğunu kanıtladı. Üstelik OSK uygulanarak bu bozulmanın onarılabileceğini ve bedenin tekrar gençleştirilebileceğini kesin olarak gösterdi!

Burada David Sinclair teorisini oluştururken izlediği adımları anlatıyor. Bu teknoloji henüz deneme aşamasında, insanlara uygulanmaya hazır değil. Ama sonraki nesil şanslı görünüyor!☺ Acaba bebeklere uygulanan Hepatit B Aşısı gibi gelecekte Gençleştirme Aşısı da zorunlu mu uygulanmalı. David Sinclair bu konuda da ilginç örnekler veriyor.☺

Not: Paragraf başlarında parantez içinde ön bilgiler verilmiştir.

***

(Farelerde Yamanaka Faktörlerini kodlayan genler haftada 2 gün etkinleştirildi. O fareler kardeşlerine göre daha genç kaldılar ve %40 daha uzun yaşadılar.)
Barcelona'daki Biyotıp Araştırma Enstitüsü Hücresel Plastisite ve Hastalık Laboratuvarı'nın lideri Manuel Serrano ve San Diego'daki Salk Biyolojik Araştırma Enstitüsü'nden Juan Carlos Izpisua Belmonte, doksisilin enjeksiyonu ile çalışır hale getirilebilecek, doğuştan tüm Yamanaka faktörlerine sahip fareler tasarladılar. Şimdilerde çok bilinirlik kazanan 2016 tarihli bir çalışmada Belmonte, LMNA diye bilinen, normalden erken yaşlanan bir fare ırkının Yamanaka faktörlerini, ömürleri boyunca haftada sadece iki gün tetikledi. Fareler, tedavi uygulanmayan kardeşlerine kıyasla daha genç kaldılar ve %40 daha uzun yaşadılar. Aynı çalışmada, normal yaşlı farelerin cilt ve böbreklerinin de daha çabuk iyileştiğini gösterdi.

(OSK Yeniden Programlama uygulanan fareler yeniden görmeye başladı! OSK, Yamanaka Faktörlerininden c-Myc geninin çıkarılmasıyla sağlanır.)
Ksander'in bir önceki sabah gözlemlediği sonuç, araştırma hayatının en heyecan verici günüydü: OSK yeniden programlama virüsümüz, farenin görme yetisini geri kazandırmıştı.
Birkaç hafta sonra Meredith, yeniden programlamanın göz içi basıncının artışı sonucu oluşan glokomun neden olduğu görme kaybını da tersine çevirdiğini gösterdi.
"Ne keşfettiğimizin farkında mısınız?" diye sordu Bruce. "Diğer herkes glokomun ilerlemesini yavaşlatmak için çalışıyor. Bu tedavi, yeniden görmeyi sağlıyor!"

(OSK Yeniden Programlama uygulanan optik sinir hücrelerinde yaşlanma saati tersine işledi. Yaşlı fareler tekrar görmeye başladı!)
EPİGENETİK YENİDEN PROGRAMLAMA, OPTİK SİNİRLERİN YENİDEN GELİŞMESİNİ SAĞLAR VE YAŞLI FARELERİN GÖRME YETENEĞİNİ GERİ KAZANDIRIR. Yaşlanmanın Bilgi Teorisi, görme kaybının mutasyonlar sırasında oluşan, genetikten ziyade epigenetik bilgi kaybı olduğunu öngörür. Fareler, Oct4, Sox2 ve Klf4 adı verilen yeniden programlama genleri ile enfekte edilirler. Böylece, hücrelerin yaşlanması, DNA'daki doğru metil etiketlerini kaldıran TET enzimleri tarafından tersine çevrilir, yaşlanma saati tersine işlemeye başlar ve bu süreç hücrelerin yenidoğanlar gibi hayatta kalmalarını ve büyümelerini sağlar.

(OSK Yeniden Programlama uygulanan sinir hücreleri yaşlanmıyor ve ölmüyor! Hasarlı hücreler OSK uygulanmazsa ölüyor.)
Claude Shannon'ın söylemiyle düzeltme cihazı, OSK genleriyle hücreleri enfekte ettiğimizde çalışır hâle gelir. Hücre bir şekilde gözlemciyle nasıl iletişim kuracağını bilir ve düzeltme verilerini kullanarak orijinal sinyali genç bir hücreninkiymiş gibi eski hâline döndürür.
Yuancheng için yeni sinirler geliştirmek ve görme yetisini geri kazandırmak yeterli değildi. Hasarlı nöronların DNA'sı incelendiğinde, yeniden programlama faktörleri tarafından engellenmeye çalışılan çok hızlı bir yaşlanma programından geçiyor gibi görünüyorlardı. Yeniden programlama faktörlerini alan nöronlar yaşlanmadılar ve ölmediler. Radikal bir fikir olsa da çok mantıklı; şiddetli hücresel hasar, hayatta kalma devresini engelliyor ve saat bir şekilde tersine dönmedikçe yaşlanmayı hızlandırarak hücre ölümüne yol açıyor.

(Gelecekte omurilik yaralanmaları bile onarılabilir ve felç tedavi edilebilir. Çünkü sinir hücrelerinin tekrar büyümesi ve bağlantı kurması sağlanabildi.)
En azından, gelecek çok ilginç görünüyor. Vücudumuzdaki onarılması en zor alanları onarabilir ve yenilenmesi en zor hücreleri yeniden oluşturabilirsek vücudumuzun ihtiyaç duyduğu herhangi bir hücre türünü yeniden üretemememiz için hiçbir neden yok. Bu, yeni omurilik yaralanmalarını onarmak anlamına gelebileceği gibi, aynı zamanda vücudumuzda yaşlanma ile hasara uğrayan, karaciğerden böbreğe, kalpten beyne kadar diğer doku türlerinin yeniden oluşturulması anlamına da gelebilir. Bu durumda hiçbir şey olanaksız değil.

(Bebeklere uygulanan Hepatit B Aşısı gibi gelecekte Gençleştirme Aşısı da zorunlu mu uygulanmalı; yoksa isteyen insanların yaşlanma özgürlüğü olmalı mı.)
Yeniden programlama, hastalık önleme amaçlı kullanım için yeterince güvenli hale gelirse, teknolojiyi etik kurallara oturtmak çok daha zor hale gelir. Hangi yaşta verilmeli? Antibiyotik aktivatörü veya yeniden programlama reçete edilmeden önce bir hastalığın ortaya çıkmasını mı beklemeliyiz? Ana akım doktorlar yardım etmeyi reddederse, insanlar yurtdışına mı gitmeli? Teknoloji sağlık maliyetlerinde anlamlı bir tasarruf sağlarsa, kullanımı zorunlu kılmalı mıyız?
Ve çocukların daha uzun, daha sağlıklı hayatlar yaşamalarına yardımcı olabilirsek bunu yapmak için ahlaki bir yükümlülüğümüz var mı? Yeniden programlama teknolojisi, bir çocuğun gözünü onarmaya veya bir omurga hasarının iyileşmesine yardımcı olabilecekse, genler bir kaza meydana gelmeden önce kişiye uygulanmalı mı? Ambulansta bir damla antibiyotik ile başlayacak şekilde genler, anında aktif olacak halde hazır tutulmalı mı?
Çiçek hastalığı gezegenimize geri dönecek olsaydı, çocuklarını aşılamayı reddeden ebeveynler toplumdan dışlanırdı. Yaygın bir çocukluk hastalığının güvenli ve etkili tedavisi mevcutken, bunu çocuklarının hayatını kurtarmak için kullanmayan ebeveynler, parens patriae doktrini hükmünce çocukları üzerindeki velayetlerini kaybedebilirler.
Her insan özgürce yaşlanma hürriyetine sahip olmalı mı? Yoksa bu seçim, çoğu durumda aşı kararları verilirken olduğu gibi, hem bireylerin hem de insanlığın iyiliği için mi yapılmalıdır? Gençleştirilmeyi tercih edenler, etmeyenlerin yerine ödeme yapmaya devam etmek zorunda kalır mı? Vaktinden önce aile bireylerine yük olacağını bildiğin halde gençleştirilmeyi kabul etmemek ahlaki açıdan yanlış mı?

(Aslında ilk Genetiği Değiştirilmiş Bebekler 2018’de yaratılmıştı bile!☺ Gerçi OSK yöntemiyle hücreleri gençleştirmek, genetik kodu değiştirmek değildir. Hücrenin orijinal DNA dizilimine dokunulmaz. Ama genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) üzerinde yıllardır süregelen "doğaya müdahale" tartışmaları, yakında gençleşme teknolojileri için de alevlenecektir.)
Çinli araştırmacı He Jiankui, 2018'in sonlarında, dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş çocuklarının yaratılmasına yardımcı olduğunu bildirdi. Doğan ikiz kızlar, bilim çevrelerinde "tasarımlanmış bebek" yapmak için genlerle oynamanın etiği hakkında tartışmalara yol açtı. Embriyolarda DNA hasarına neden olmanın yan etkileri ve gen düzenlemenin hassasiyeti konuları henüz tam olarak anlaşılamadığı için bilim camiasının tepkisi oldukça olumsuzdur. Söze dökülmemiş başka bir neden ise biliminsanlarının, gen düzenleme teknolojilerinin gerçek potansiyeli anlaşılmadan, GDO'ların yolundan gideceği ve politik veya mantık dışı nedenlerle yasa dışı hâle geleceği ile ilgili endişeleridir.
Bu korkular temelsiz olabilir. İlk genetiği değiştirilmiş çocuk haberleri 2000'lerin başında çıksaydı, küresel tartışmalara yol açar ve aylarca haber gündemini işgal ederdi. Protestocular laboratuvarlara saldırır ve devlet başkanları bu teknolojinin embriyolar üzerinde kullanımını yasaklardı. Ama zaman değişti. İnternette saatler süren bir haber döngüsünden sonra hikâye dünyanın önceliklerinin değişmesi ile sadece birkaç gün manşette kalabildi.

Alıntılar: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair

21 Şubat 2026 Cumartesi

Yeniden Gençleşmek Mümkün Olabilecek mi! – Biyoteknoloji

 

Gençlik pınarı artık antik bir efsane değil, modern biyoteknoloji laboratuvarlarında şekillenen biyokimyasal bir gerçeklik olabilir mi? Yaşlanmayı kaçınılmaz bir son değil, tamir edilebilir bir 'DNA Okuma Hatası' olarak gören bu yeni bilimsel yaklaşım, insan ömrüne dair tüm bildiklerimizi sarsıyor!

Not: Paragraf başlarında parantez içinde ön bilgiler verilmiştir.

***

(Sirtuinler DNA'mızın onarımını kontrol ederler. Sağlığımızı, zindeliğimizi ve hayata tutunmamızı kontrol ederler. Bu genler “uzun ömür genleri” olarak da adlandırılır. Ancak yıllar geçtikçe etkinlikleri azalır. Bu yüzden yaşlılık belirtileri başlar. Acaba sirtuinleri tekrar etkinleştirebilmenin bir çözümü var mı!)
Yaşlanmanın bilgi teorisi, uzak atalarımızdan miras aldığımız "ilkel hayatta kalma devresi" ile başlar. Tahmin edebileceğiniz gibi, zamanla devre gelişti. Örnek olarak, memelilerdeki hayatta kalma devresi, ilk kez M. superstes'te ortaya çıkanlar gibi birkaç genden oluşmamıştır.
Biliminsanları, genomumuz içinde iki düzineden fazlasını buldular. Meslektaşlarımın çoğu, birçok organizmada hem ortalama hem de maksimum yaşam sürelerini uzatma yeteneği gösterdikleri için bunları "uzun ömür genleri" olarak adlandırıyorlar. Ancak bu genler sadece hayatı uzatmakla kalmaz, aynı zamanda daha sağlıklı hâle getirir, bu yüzden "canlılık genleri" olarak da düşünülebilirler.
Bu genler, birlikte hareket ederek vücudumuzda bir gözetim ağı oluşturur. Kan dolaşımına aktardıkları proteinler ve kimyasallarla farklı hücrelerde ve organlarda bulunan bu genler birbiriyle iletişim kurar, ne yediğimizi, ne kadar egzersiz yaptığımızı ve günün hangi saati olduğunu izleyerek gerekli müdahaleleri yaparlar. İşler zorlaştığında bize yavaşlamamızı, kolaylaştığında ise hızla büyümemizi ve çoğalmamızı söylerler.
Artık bu genlerin var olduğunu ve çoğunun ne yaptığını bildiğimize göre, bilimsel keşif bize onları inceleme, potansiyellerini hayal etme ve bizim için farklı şekillerde çalışmaya zorlamak gibi işler için kullanma fırsatı verdi. Hem doğal veya sentetik molekülleri kullanarak, hem basit veya karmaşık teknolojileri kullanarak hem de yeni ve eski bilgilerimizi kullanarak onları okuyabilir, başaşağı çevirebilir ve hatta tamamen değiştirebiliriz.
Üzerinde çalıştığım uzun ömür genleri, ilk olarak maya SIR2 geninde keşfedilen genler olup "sirtuin" olarak adlandırılıyor. Memelilerde SIRT1'den SIRT7'ye kadar yedi değişik sirtuin vardır ve bunlar vücuttaki hemen her hücrede bulunur. Araştırmama başladığımda, sirtuinler henüz bilimsel olarak gerçeklik kazanmamıştı. Şimdilerde, bu gen ailesi, tıbbi araştırma ve ilaç geliştirme çalışmalarının ön saflarında yer alıyor.
M. superstes organizmasındaki B geninin soyundan gelen histonlardan ve diğer proteinlerden asetil etiketlerini ayırarak DNA'nın paketlenmesini değiştiren, gerektiğinde genleri kapatıp açabilen enzimlerdir. Bu kritik epigenetik düzenleyiciler, hücresel kontrol sistemlerinin en tepesinde yer alıp ürememizi ve DNA'mızın onarımını kontrol ederler. Maya üzerinde yaşadıkları günlerden bu yana geçen birkaç milyar yıllık gelişimin ardından, sağlığımızı, zindeliğimizi ve hayata tutunmamızı kontrol etmek için evrimleştiler.
Ayrıca nikotinamid adenin dinükleotid veya NAD adı verilen bir moleküle ihtiyaç duyacak şekilde geliştiler. İlerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, yaşlandıkça karşımıza çıkan NAD kaybı ve bunun sonucunda ortaya çıkan sirtuin aktivitesindeki düşüşün, gençlikte değil ama yaşlılıkta vücudumuzun hastalık geliştirmesinin birincil nedeni olduğu düşünülüyor.
Onarım zamanlarında üremeyi durduran sirtuinler, stres zamanlarında vücudumuza "sıkı çalışmasını" emreder ve bizi diyabet ve kalp hastalığı, Alzaymır ve osteoporoz (kemik erimesi) hatta kanser gibi yaşlanmanın sebep olduğu belli başlı hastalıklara karşı korurlar. Ateroskleroz, metabolik bozukluklar, ülseratif kolit, artrit ve astım gibi hastalıkları tetikleyen kronik, hiperaktif inflamasyonu bastırırlar. Hücre ölümünü önledikleri gibi, hücrenin enerji kaynağı olan mitokondriyi güçlendirirler. Kas kaybı, kemik erimesi ve sarı nokta hastalığı ile savaşırlar.
Fareler üzerinde yapılan çalışmalar, sirtuinleri etkinleştirmenin DNA onarımını hızlandırmada, hafızayı iyileştirmede, egzersiz dayanıklılığını artırmada ve yediklerine bakılmaksızın farelerin zayıf kalmasında etkisi olabileceğini göstermiştir. Araştırmacılar, bu sonuçları Nature, Cell ve Science gibi hakemli bilim dergilerinde yayınlanan makalelerde ortaya koydular.

(NAD sirtuinlerin yakıtıdır.)
Shin-ichiro Imai ve Lenny Guarente, NAD'ın sirtuinler için yakıt işlevi olduğunu gösterdi. Yeterli NAD olmadan sirtuinler etkin çalışmaz. Yeterince yakıt olmadan, asetil gruplarını histonlardan ayıramazlar, genleri susturamazlar ve yaşam süresini uzatamazlar. Ve kesinlikle aktivatör resveratrolün ömrü uzatan etkisini göremezdik.

(Mayanın genleri değiştirilerek daha fazla NAD üretmesi sağlandı. Böylece maya hücrelerinin %50 daha uzun yaşadığı gözlemlendi!)
Mayada NAD'ı artırmanın yollarını araştırmanın riski çok az olduğu için ben ve laboratuvar çalışanlarım bunu tercih ettik. En kolay yol, mayada NAD üreten genleri belirlemekti. İlk önce B3 vitaminini NAD'a dönüştüren PNC1 adını verdiğimiz bir gen keşfettik. Bu keşif, bizi hücrenin içine dört kopya daha yerleştirerek PNC1 genini toplam beş taneye artırmaya yönlendirdi. Bu maya hücreleri %50 daha uzun yaşadılar. Ancak SIR2 genini çıkardığımızda bu etkiyi göstermediler. Hücreler fazladan NAD yapıyordu ve sirtuin hayatta kalma devresi devreye giriyordu!
Bunu insanlarda yapabilir miyiz? Teorik olarak, evet! Laboratuvarımda bunu yapacak teknolojiye sahibiz. PNC1 geninin insan eşdeğeri olan NAMPT'yi yerleştirmek için virüsleri kullanabiliyoruz. Fakat insanları genetik yapısı değiştirilmiş organizmalara dönüştürmek çok daha fazla bürokratik iş ve güvenlik ile ilgili önemli bilgi gerektirir çünkü riskler bir maya katliamından daha ciddidir. Bu nedenle, bir kez daha, aynı sonucu elde edecek daha güvenli molekülleri aramaya başladık.

(Sirtuinler etkinleşebilmek için NAD’a ihtiyaç duyar. NMN molekülü NAD sağlayabilir. Dolayısıyla canlıya daha fazla NMN molekülü verilerek sirtuinleri etkinleştirilebilir.)
Brenner'la aynı zamanlarda, bizim de dahil olduğumuz bir grup araştırmacı, hücrelerimiz tarafından üretilen ve avokado, brokoli ve lahana gibi yiyeceklerde bulunan bir bileşik olan nikotinamid mononükleotid veya NMN adlı bir kimyasal üzerinde çalışıyorduk. NR, vücutta önce NMN'ye, bu da daha sonra NAD'a dönüştürülür. Bir hayvana içinde NR veya NMN bulunan bir içecek verildiğinde, takip eden birkaç saatte vücudundaki NAD seviyeleri yaklaşık %25 artar, ki bu da yaklaşık olarak oruç tutmakla veya çokça egzersiz yapmakla eşdeğerdir.

(NMN molekülü yaşlı farelere veriliyor. O fareler yeniden canlanıyorlar!)
Bu molekül, sadece yaşlı fareleri ultra maratonculara dönüştürmekle kalmıyor. NMN tatbik edilen fareleri denge, koordinasyon, hız, güç ve hafızalarını da test eden çalışmalarda kullandık. Molekül uygulanan fareler ile uygulanmayanlar arasındaki fark şaşırtıcıydı. İnsan olsalardı, bu kemirgenler çoktan yaşlı vatandaş indirimlerinden yararlanabileceklerdi. Nikotinamid mononükleotid, onları Amerikan Ninja Savaşçısı programındaki yarışmacılara denk hâle getirmişti.

Diğer laboratuvarlar çalışmaları, NMN'nin böbrek hasarına, nörodejenerasyona, mitokondriyal hastalıklara ve yirmi yaşındaki çocukları tekerlekli sandalyeye mahkûm eden Friedreich Ataksisi adı verilen kalıtsal bir hastalığa karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir.

(NMN molekülü farelerin ömürlerini uzatıyor!)
NMN'nin farelerde çok çeşitli rahatsızlıklar için etkili bir tedavi olduğunu ve yaşamın sonlarında verilse bile ömürlerini uzattığını biliyoruz. İlerleyen araştırmaların, birebir aynısı olmasa bile insan sağlığı üzerinde benzer bir etkiye sahip olabileceğini gösterdiğini biliyoruz.
Epigenetik görünüm açısından bunu nasıl yaptığına gelirsek NMN, gençlik programını devam ettirmek için epigenetik değişiklikleri baskılayacak uzun yaşam genlerimizi harekete geçirmeye yetecek kadar stres yüklemesi yapar.

(NMN verilen yaşlı fareler yeniden doğurganlıklarına kavuşuyorlar.)
NMN'nin, kemoterapi ile tüm yumurtaları yok olmuş veya "fare menopozuna" giren yaşlı farelerde doğurganlığı geri getirebildiğini görüyoruz. Bu sonuçlar, birçok kez yapıldığı ve farklı kişiler tarafından iki farklı laboratuvarda yeniden üretildiği hâlde, o kadar tartışmalı ki ekipten hiç kimse onları yayınlamak için oy kullanmadı. Ben hariç. Şimdilik yayınlanmamış hâlde bekletiliyorlar.

(NMN molekülü yumurtalıkların yeniden gençleşmesini sağlıyor! Yumurtalıklar sağlıklı çalışmaya başlıyor. Bu, diğer dokuların da yeniden gençleşmesini sağlayabileceğinin bir göstergesi olabilir!)
NMN'nin fonksiyonunu da hatırlamak gerekirse, aslen NAD'ı artırır ve bu da SIRT2 enziminin (sitoplasmada bulunan maya Sir2 enziminin insan versiyonu) aktivitesini artırır. Bulgularımıza göre SIRT2, olgunlaşmamış bir yumurtanın bölünme sürecini kontrol ederek babanın kromozomlarına yer açmak amacıyla olgun yumurtada anne kromozomlarının sadece bir kopyasının kalmasını sağlar. NMN veya ilave SIRT2 olmayan yaşlı farelerde, yumurtalar harap olur ve kromozomlar iki yerine çok sayıda parçaya ayrılır. Ancak yaşlı fareye birkaç hafta NMN uygulanırsa, yumurtaları aynı genç farelerinki gibi bozulmamış şekilde üretilir hâle gelir.
Bütün bunlar, insanlarda yumurtalık fonksiyonunun eski hâline getirilmesi ile ilgili ilk bulguların bu kadar büyüleyici olmasının nedenidir. Şayet doğruysa, yumurtalıklarda ömrü uzatmak, gençleştirmek ve yaşlanmayı tersine çevirmek için çalışan mekanizmalar, aynı şeyleri diğer organlarda yapmak için kullanabileceğimiz yollardır.

(David Sinclair NMN molekülünü babasında deniyor. Sonuç mucize oluyor. Babasının yaşlılık belirtileri yok oluyor; sanki yeniden gençleşmiş gibidir!)
Babam değişmez şüphecilerdendir. Yine de doymaz bir merakı vardır ve laboratuvarımdaki farelerle ilgili benden duyduklarına hayran kaldı. NMN mevzuata tabi bir madde değildir, takviye olarak kullanılmaktadır. Bunu bilerek, küçük dozlarda başlayarak denedi.
Farelerle insanlar arasında çok büyük farklar olduğunun farkındaydı. Başta bana ve soran herkese, "Hiçbir şey değişmedi. Nerden bileyim?" gibi cevaplar veriyordu.
NMN denemeye başlamasından yaklaşık altı ay sonra gelen açıklama ise çok şey anlatıyordu.
"Kendimi kaptırmak istemiyorum," dedi, "ama bir şeyler oluyor."
Bana, daha az yorgun hissettiğini söyledi. Daha az ağrı hissettiğini. Zihinsel olarak daha bilinçli olduğunu. "Arkadaşlarımı geride bırakıyorum," dedi. "Kendilerini yaşlı hissetmekten şikâyet ediyorlar, benimle yürüyüşe bile gelemiyorlar. Artık onlar gibi hissetmiyorum. Ağrım veya sancım yok. Artık spor salonunda kürek çekmede çok daha genç insanları yeniyorum." Bu arada doktoru, karaciğer enzimlerinin yirmi yıllık anormallikten sonra normale döndüğünü görünce şaşkına döndü.

ABD'ye bir sonraki ziyaretinde çok ince bir detayda başka bir şeyin değiştiğini fark ettim. Bunu bir anda fark ettim; annemin ölümünden bu yana ilk kez yüzüne gülümseme gelmişti.
Bugünlerde bir ergen gibi takılıyor. Tazmanya'nın en yüksek dağının zirvesine rüzgâr ve kar altında altı günlük bir yürüyüş. Aussie çalılıklarında üç tekerlekli bisiklet sürüşleri.

(Yine de, David Sinclair'in babasının eski canlılığına yeniden kavuşmasının nedeni bir plasebo etkisi de olabilir.)
Babamın yeniden canlanma hikayesi tamamen anekdotaldir, bilimsel araştırma sonucu olduğu söylenemez. Bu hikayeyi yakın zamanda bilimsel bir dergide yayınlamayacağım. Sonuçta plasebo, güçlü bir ilaç etkisi gösterebilir. Daha iyi hissetmesinin nedeni, aldığı NMN ve metformin kombinasyonu olabileceği gibi, sadece hayata yaklaşımında büyük bir değişikliğin zamanı olduğuna karar verdikten sonra edindiği kazanımlar da olabilir. Bunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yok.

Alıntılar: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


10 Şubat 2026 Salı

Yaşlanma Tersine Çevrilebilir mi? - Konferans

İnsanlar gelecekte yaşlanmaktan kaynaklı ölümü yenmeyi başarabilecek mi! Gerçekten kışkırtıcı bir konu! Yaşlanmak aslında bir “hastalık” olabilir mi. David Sinclair böyle olduğunu düşünüyor. Hem de tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu düşünüyor! Bir zamanlar uçmanın imkansız olduğuna inanılırdı. 1903’te Wright Kardeşlerin başardığı o ilk uçuş haberi, dönemin insanları için epey sarsıcı oldu. Yakın gelecekte, “yaşlanmayı geri almanın başarıldığı” haberi daha sarsıcı olacaktır! İnsanlar buna inanmakta zorlanacaklardır.☺

İlginç bir şekilde Dr. Sinclair, yaşlanmayı tersine çevirebilen hapların 2035 yılına kadar kullanıma girebileceğine dair iddialı bir tahminde bulundu ve bilim insanlarının bir gün insan yaşam süresini neredeyse iki katına çıkaracak bir yol bulabileceğine inandığını söyledi. (NAD)

2020’de Dr. Sinclair, Yamanaka faktörleri adlı proteinleri kodlayan genleri aktive eden bir gen terapisinin farelerde görme kaybı gibi yaşlanma belirtilerini tersine çevirebildiğini gösteren bir çalışma yayımladı. Dr. Sinclair’e göre bu çığır açan çalışma, Yamanaka faktörlerini kodlayan genlerin aktif hâle getirilmesinin vücutta dokuları gençleştirmeye ve potansiyel olarak yaşlanmayı tersine çevirmeye yardımcı olabileceğini gösterdi. (NAD)

David Sinclair, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Genetik Profesörüdür. 2023 yılında Cell dergisinde yayınladığı makaleyle "Yaşlanmanın Bilgi Teorisi"ni kanıtlamıştır. Teorisinin ayrıntılarını “Yaşam Döngüsü - Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori” adlı kitapta anlatmıştır.


(Not: Konferansa henüz Türkçe alt yazı eklenmemiş.)


Kayıtlara geçmiş bir sözüm var: 150 yaşına kadar yaşayacak ilk insanın çoktan doğmuş olduğunu söylüyorum.
...

Kanserle savaştık, kalp hastalıklarıyla savaştık, Alzheimer’la savaşıyoruz. Peki ya yaşlanma? Sırf doğal ve yaygın diye yaşlanmayı bir hastalıktan farklı bir şey olarak görmeyi reddediyorum. Benim dünyamda yaşlanma tıbbi bir durumdur
...

Eskiden antioksidanların yaşlanmanın çaresi olduğunu düşünürdük ve süpermarkete giderseniz hâlâ bu saçmalıklarla karşılaşırsınız. Bu doğru değil. Antioksidanlar, solucanlar dâhil hiçbir canlının yaşam süresini anlamlı şekilde uzatamadı. Çünkü mesele yalnızca serbest radikal hasarı değil. Yapmamız gereken şey, vücudumuzun yaşlanmaya karşı doğal savunmalarını harekete geçirmek.
...

Benim çalıştığım gen grubu ise sirtuinler olarak adlandırılır; zorluklara, egzersize ve oruca yanıt verirler. Bu gen grubu ve bu genlerin ürettiği proteinler çevreyi algılar. Zor zamanlar olduğunu ve bunun bizi tehdit edebileceğini düşündüklerinde, vücudumuzu korumak için daha çok çalışırlar ve nihayetinde bizi ileri yaşlarda bile daha sağlıklı ve uzun ömürlü kılarlar. Sirtuinlerin yaptığı pek çok şey var, ancak beni uzun yaşamamızı sağladığına inandıran ana şey, epigenom dediğimiz yapıyı kontrol etmeleridir.

Epigenomu duymadıysanız şöyle düşünün: DNA’mız var. Mavi bir iplik olarak gösteriyorum. Dijital bilgidir; ATCG. Dört bazdan oluşur. İkili değil, dörtlü bir sistemdir. Epigenom dijital değildir; çoğunlukla analogdur. Analog bir cihaza sahip olacak kadar yaşlı olanlar bilir: kasetçalar, plakçalar, plaklar. Bunlar bozulur, çizilir ve bilgiyi kopyalamakta çok kötüdür. Epigenom için de durum aynıdır. Epigenetik bilgiyi kopyalamak pek iyi çalışmaz. Epigenom nedir? DNA’yı saran ve bir genin bir beyin hücresinde açık olması, karaciğer hücresinde kapalı olması gerektiğini söyleyen yapılardır. Başka bir genin bir deri hücresinde kapalı, böbrekte açık olması gibi. Epigenom budur. Büyük ölçüde DNA’nın üç boyutlu katlanma yapısından kaynaklanır ve bizi savunan bu sirtuinlere sessiz bilgi düzenleyicileri denir. Zaten sirtuin kelimesi buradan gelir: SIR. “tu” ise, 1990’larda MIT’de Lenny Guarente’nin laboratuvarında ömrü uzattığını gösterdiğimiz ilk maya geninin numarası olan ikiye karşılık gelir.

Şöyle bir benzetme yapayım: DNA, bir kompakt disk üzerindeki dijital bilgidir. Yeterince yaşlı olanlar bunun ne olduğunu bilir. Gençler için söyleyeyim, eskiden 20 şarkıyı bunun içine koyardık. Harika bir teknolojiydi. Bu sizin genomunuzdur, dijital bilgi. Epigenom ise okuyucudur. Vücudun farklı bölgelerinde, farklı hücre tiplerinde farklı şarkıları çalabilir. Benim yaşlanmaya neden olduğuna inandığım şey, bu şarkıların atlamasıdır; okuyucunun atlamasıdır. Peki şarkılar neden atlar? Çizikler yüzünden. Dolayısıyla yaşlanma, esasen bir kompakt diskteki çiziklerin müziği atlattığı ve sonunda hücrelerin yanlış genleri okuyarak hastalıklarla savaşma yeteneklerini kaybettiği bir süreçtir. İşlevlerini kaybederler. Bunama olur, kalp hastalığı olur, kanser olur, güçsüzlük olur. Yaşlanma budur. Ben buna Yaşlanmanın Bilgi Teorisi diyorum.

Bu teoriyle, epigenetik değişikliklerin yaşlanmaya neden olup olmadığını test edebiliriz. Eğer bu doğruysa, bu yapıları tekrar genç hâline döndürmek mümkün mü? Epigenomun bir yedek kopyası var mı? Başka bir deyişle, o CD’yi parlatıp gençliğimizin orijinal müziğini geri getirebilir miyiz?
...

Şimdi soru şu: Eğer epigenomu değiştirirsek, eğer CD’yi çizersek, eğer yaşlanmanın bilgi teorisi doğruysa, ne olur? Hızlandırılmış yaşlanma görürüz. Bu bir fare. Bu, laboratuvarımdaki kontrol faresi. Bu fareyi her açıdan aynı tuttuk, tek fark CD’sini çizmedik. Aynı anda, aynı anne babadan doğmuş kardeşini aldık ve üç hafta boyunca CD’deki çizikleri hızlandırdık. Epigenomunu bozduk ve hücreler kimliklerini kaybetmeye başladı. Fare bunu hissetmedi; röntgen çekilmesi gibi, onu hissetmezsiniz. Ama 10 ay sonra olan şey şuydu: yaşlı bir fare elde ettik. Bu sadece yaşlı görünen bir fare değil. Bu fare, genetik olarak birebir aynı olmasına rağmen kardeşinden yüzde 50 daha yaşlıydı. Bunlar aynı anda doğmuş ikizler. Biri yaşlı, biri değil.
...

Öncelikle yaşlanmanın küçük ölçekte geri çevrilmesine bakalım. Bu sirtuinlerin yaşlanmaya karşı savunma sağlayabildiğini biliyoruz, ama aynı zamanda onları aktive edersek bazı yönlerden tersine çevirebildiklerini de biliyoruz. Bunu, bitki dünyasından gelen moleküllerle yapabiliyoruz; bitkiler bu molekülleri yaşlanmalarını yavaşlatmak ve hayatta kalmak için üretirler. Bunlara xenohormetinler diyoruz. Geliştirilmekte olan ilaçlarımız var ve daha fazlası yolda. Özellikle ilgimizi çeken bir tanesi var ve buna NAD artırıcı deniyor. NAD, sirtuinler için bir yakıttır; resveratrol ise gaz pedalına benzer.

Bu yakıtı farelere verdiğimizde ne olduğuna bakalım. Bu farelerden biri, NMN adı verilen sirtuin aktive edici bir molekül alıyor: Nikotinamid Mononükleotid. Hangisinin yaşlı hâlinden gençleştiğini tahmin edebilirsiniz. Bunlar gerçekten çok yaşlı fareler; neredeyse iki yaşındalar ve sadece biri suyla birlikte NMN alıyor. Sağdaki fareyi seçerseniz yanılırsınız. Soldaki fare. 2018 yılında Cell dergisinde yayımladık ki sirtuinler aracılığıyla farelerin kalp-damar sistemini gençleştirmek mümkündür. Bunun gerçekten sirtuinler sayesinde olduğunu biliyoruz; çünkü bu genleri sildiğimizde bu etkiyi bu farelerde görmüyoruz.
...

Biz şunu bulduk: Eğer bu genlerin tamamını değil de sadece üçünü — Oct4, Sox2 ve Klf4, kısaca OSK — eklersek, bir farenin vücudunun yaşını geri alabiliyoruz; ama onu kök hücreye ya da tümöre dönüştürecek kadar geri götürmeden. Bu çalışma Aralık 2020’de yayımlandı. Nature dergisinin kapağı oldu ve derginin kapağında “Zamanı Geri Almak” yazıyordu.

Bu, o makaleden alınmış verilerden biri. Üç şey yaptık. Birincisi, bir farenin optik sinirini zedeledik. Üstteki görüntüde, ezilmiş sinirin öldüğünü görüyorsunuz. Turuncu boyanın soldaki beyne kadar uzanması gerekirken uzanmıyor. Ancak üç geni enjekte edip üç hafta boyunca aktive ettiğimiz yeniden programlanmış gözde, bu nöronların yeniden büyüdüğünü gördük. Bu nöronları ölçtük ve kelimenin tam anlamıyla üç hafta öncesine göre yaşlarının yarısına indiğini gördük. Genç sinirler, bildiğiniz gibi, yeniden büyür. Yetişkin sinirler büyümez. Bu, doğru yolda olduğumuza dair ilk göstergelerden biriydi.

Ayrıca o yapıları, yani epigenomu, CD’deki çizikleri inceledik ve bunların ortadan kalktığını gördük. İnsan dokusunu da laboratuvarda büyütebiliyoruz. Bunun insanlarda işe yarayıp yaramadığını henüz bilmiyoruz ama bunu laboratuvarda modelleyebiliyoruz. Bunlar, küçük mini beyinlere dönüştürülmüş insan pluripotent kök hücreleridir. Bunlar organoidlerdir. İnsan beyinlerine oldukça benzerler. Elektriksel aktiviteleri vardır. Sağ tarafta bu beyinleri yerleştirdiğimiz elektrotları görüyorsunuz. Bunu ölçebiliyoruz. Rüya gördüklerini düşünüyoruz. Düşünceleri var. Epigenomu bozarak onları yaşlandırabiliyoruz. Ve şimdi şunu gösterdik: Bu küçük beyinlerin yaşını sıfırladığımızda, düşünme yetilerini geri kazanıyorlar. Elektriksel aktivite geri geliyor.

Bu, bir gün beynin yaşını geri çevirdiğimizde hafızanızı geri kazanacağınız anlamına mı geliyor? Muhtemelen. Bunu artık yaşlı farelerde de yaptık. Beyinlerini gençleştirebiliyoruz, yaşlarını yarıya indirebiliyoruz ve öğrenme yetilerini geri kazanıyorlar.

Şöyle diyebilirsiniz: Kulağa harika geliyor ama bu ne zaman olacak? Benim umudum şu: İnsanlık tarihinde, uçuşun, Silikon Vadisi’nin, enerjinin ve kriptonun ortaya çıkışı kadar önemli bir dönüm noktasındayız. 22. yüzyıl biyoloji yüzyılı olacak. Yaşınızı ve yaşlanma hızınızı kontrol edebileceğiz. Sadece vücudun yaşlanmasını değil, kalbin yaşlanmasını ve hatta beynin yaşlanmasını da yavaşlatabileceğiz.

Bu yeni yaş geri çevirme araçları, hayatlarımızın gidişatını hayal bile edemeyeceğimiz şekilde kökten değiştirecek. Artık yaşımızı birkaç yıl geri alabildiğini gösteren çalışmalar yayımlanıyor; bunu Greg Fahy ve meslektaşları yaptı. Eğer bunu her yıl yaparsak, yani her yıl yaşınızı sadece bir yıl geri alırsak, ne olur? O zaman işler gerçekten ilginç hâle gelir. Ve bu, tanık olabilmek için hayatta kalmamız gereken dünyadır. Hepimiz doğru şeyleri yaparsak, buna tanık olacağız.

18 Ocak 2026 Pazar

Google Gibi Reklam Yayınlamak - Sahne

 

İnsanlar girdiği çoğu web sitesinde, ilgilendiği konularla ilgili reklamlarla karşılaşır. Bunun temel sebebi, Google'ın kişilerin arama verilerini toplamasıdır. Google devasa bir reklam ağını yönetmektedir. Elde ettiği verilerden kişiye özel reklamlar oluşturur ve web sitelerinde yayınlar.

Bu sahnede Google’ın durumu hicvedilmektedir. Büyük kurumsal yatırımcılar, Pied Piper’in de nasıl olsa Google gibi reklam yayınlayacağını varsaymaktadır. Ama Pied Piper Şirketi yeni bir Google olmak istememektedir.☺

Ama insanlar Google bu pazarlama yönteminden pek rahatsız görünmemektedir. Eğer şikayetçi olsalardı DuckDuckGo, Yandex gibi alternatif arama motorlarını kullanmaya başlarlardı. Aslında sunulan hizmeti geliştirebilmek ve bu hizmeti ücretsiz sunabilmek için bir şekilde gelir sağlanmak zorundadır. Google kullanıcı verilerini toplamak ve kişiye özel reklam yayınlama yöntemini keşfederek bunu sağladı. Google sadece arama verilerini değil sunduğu çoğu hizmette de kullanıcı verilerini topluyor. Mesela Chrome’da, Youtube’da, Google Haritalar’da kullanıcı verilerini topluyor; yine de insanlar bunları kullanmaya devam ediyor. Ama en azından bu kaydedilen veriler şifreleniyor ve sadece otomatik botlar okuyabiliyor, Google mühendislerinin çoğu bu verilere ulaşamıyor. OpenAI de ChatGPT’yi ücretsiz sunmaya devam edebilmek için çözüm yolları arıyordu. Sonunda onlar da platformda reklam yayınlama fikrine yöneldiler.☺

Monica: Affedersin, Pied Piper gelirlerinin %70'inin reklamlardan geleceğini yazmışsın ama...
...Pied Piper reklam satmayacak.
Laurie: Evet, şu anki pozisyonları bu, biliyorum.
Monica: Hayır, onlara B serisini teklif ettiğimizde Richard'a söz verdim, Laurie.
Kullanıcı verisini toplatmayacağız ve reklam sattırmayacağız.
Laurie: Ancak bu ifadeler sözleşmede yer almıyor.☺
Bu konuda onları zorlayacağız demiyorum.
Ama kesinlikle zorlamayız da demiyorum, tabii.☺
Monica: Tamam ama seninle biz ortağız, değil mi!
Laurie: Elbette.
Monica: Peki.
Laurie: Alacağımız her kararı mutlaka birlikte alacağız.
Monica: Güzel. Orada netleşelim de.
Topladığın fonlar için de tekrar tebrik ederim.
Laurie: Aa, evet. Yaşa. Böyle devam...

Bir Personel: Pekala, bir imza da şuraya...
Ve tamamız.
Bebek gibi seri.
Monica: Sakın imzalama Richard. Bak, seni koruyamam.
Bir noktada Laurie seni kazıklayıp zorla reklam sattıracak!☺
Richard: Ne!
Monica: Yapabileceğim hiçbir şey olmayacak. Sakın imzalama!
Richard: Ama imzaladım, iş bitti.
Hay sikecem ya. Laurie reklam satacak demek, öyle mi!☺
Sana söylememiş miydim! Şimdi ne bok yiyeceğim ben be. Aman be!
Bir Personel: Bunları yırtıp atabilirim de...☺
Richard: Evet, biliyorum. İyi bari.☺

Sahne: Silikon Vadisi

17 Ocak 2026 Cumartesi

Yapay Zekâ Balonu Patlamak Üzere mi? - Konferans

(Not: Konuşmaya henüz Türkçe alt yazı eklenmemiş.)

Kendini özel sanma. Bizden daha fazla bildiğini düşünme. Bunlar Jante Yasası’ndan bazı ifadelerdir. Ve bence bu tehlikelidir. Çünkü bu, ortak bir düşünme biçimini teşvik eder ve bu da bizi tehlikeli sonuçlara sürükleyebilir.

Bugün sizlerle, az önce duyduklarımızdan biraz daha kuru sayılabilecek bir konudan bahsetmek istiyorum: Bitcoin, kripto paralar, balonlar ve finansal balonlar.

“Bitcoin cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır.”
“Bitcoin, sıçan zehrinin karesidir.”

Bunlar benim sözlerim değil. Bunlar Charlie Munger ve Warren Buffett’ın sözleri. Dünyanın gelmiş geçmiş en önemli ve en başarılı yatırımcılarından ikisi.
Yatırım kariyerleri boyunca yaklaşık beş milyon yüzde getiri elde etmiş olmaları her şeyi anlatıyor. Bu yüzden bu insanlar konuştuğunda, ya da konuştuklarında — ve maalesef Bay Munger artık hayatta değil — onları dinlememiz gerekir. Ben kesinlikle dinliyorum.

Bitcoin’in elbette inanılmaz bir yolculuğu oldu ve yıllar içinde sağladığı muazzam getiriler takdiri hak ediyor. Ancak bunu duyduğumuzda şu soruyu sormamız gerekir: Dünyanın en başarılı iki yatırımcısı neden Bitcoin’den sıçan zehri gibi bahsediyor?

Kişisel bir hikâye anlatayım. 2016 yılında Bitcoin’e yatırım yapmaya çok yaklaşmıştım. Yaklaşık 150 bin dolarlık Bitcoin almayı düşünüyordum. Bugün bu yatırımın değeri yaklaşık 20 ila 25 milyon dolar olurdu. Yapmadım, çünkü o dönemde bankadan kripto cüzdanına para aktarmak oldukça zordu. Ama arkadaşlarımdan biri bu adımı attı. Ethereum’a, fiyatı 50 cent iken girdi ve yaklaşık 1.400 dolara ulaştığında sattı. Yaklaşık 2.800 kat kazanç elde etti. Ve kripto konusunda iyi kazanan tek kişi o değil. Hepimiz bu “Lambo alan” insanları duyduk; saçma gibi görünen bir şeye girip sonra fiyatın 100 kat arttığını görenleri. Açıkçası bilmiyorum siz ne hissediyorsunuz ama ben kesinlikle FOMO hissediyorum.

FOMO nedir? FOMO, “fear of missing out”, yani kaçırma korkusu demektir. Bu duygu insan zihninde çok derinlere dayanır. Avcı-toplayıcı olarak yaşadığımız zamanlara kadar uzanır. Grubun bir parçası olmak; yiyecek, güvenlik ve eşleşme demekti. Grubun dışında kalmak ise tehlikeliydi. Bu içgüdüyü bugün de taşıyoruz. Eğer grubun parçası değilsek, eğer aynı şekilde düşünmüyorsak — Jante Yasası’nın da telkin ettiği gibi — bu tehlikeli hissediliyor. Bu yüzden FOMO, içimizde çok derin bir yerde yer alır ve bizi normalde tek başımıza olsak yapmayacağımız şeylere yöneltebilir.

Bu sadece benim gibi “aptal” insanların ya da konuları anlamayan kişilerin başına gelen bir şey değil. Sir Isaac Newton, muhtemelen yaşamış en zeki insanlardan biriydi. Ama 1700’lerde o da FOMO’nun kurbanı oldu. Bu, South Sea Balonu dönemiydi. Newton yatırım yaptı, hisseler yükseldi, güzel bir kâr elde etti ve çıktı. Ama arkadaşlarının içeride kalıp daha da zengin olduklarını görünce tekrar girdi, hem de büyük bir yatırımla. Ardından balon patladı. Sonrasında meşhur şu sözü söyledi: “Gök cisimlerinin hareketini hesaplayabilirim ama insanların deliliğini hesaplayamam.”

FOMO, bize zarar verecek şeyleri yapmamıza neden olabilir. Bu durum, kalabalık dinamikleriyle de çok net bir şekilde görülür. 1968’de yapılan “dumanlı oda deneyi” buna güzel bir örnektir. Bir grup iş başvurusu yapan insan bir odaya alınır. Dokuz kişiden sekizi aktördür. Onlara, ne olursa olsun oturup görevlerine devam etmeleri söylenir. Bir kişi ise gerçek başvurandır. Bir süre sonra odanın içine duman dolmaya başlar. Eğer odada diğer insanlar varsa ve onlar tepki vermiyorsa, vakaların yüzde 90’ında gerçek katılımcı da yerinden kalkmaz ve bu potansiyel tehlikeyi bildirmez. Ama kişi odada yalnızsa, yüzde 75’i ayağa kalkıp durumu bildirir.

Sürü davranışı düşünme biçimimizi değiştirir. Ve finansal balonların oluşmasının sebeplerinden biri de budur.

Finansal balonlara baktığımızda, en büyüklerinden birini 1630’larda görürüz: Lale Çılgınlığı. Lale Osmanlı İmparatorluğu’ndan gelmişti ve bir şekilde ilgi odağı hâline geldi. İnsanlar laleleri kullanım değeri için değil, ertesi gün daha pahalıya satabileceklerini düşündükleri için almaya başladılar. Balon, bu çılgınlığın zirvesinde patladı. O dönemde bir lale soğanının fiyatı bir evle eşdeğerdi.

1840’ların Britanya’sına hızlıca ilerleyelim. Buhar makinesi ve lokomotif gibi inanılmaz bir teknoloji ortaya çıkmıştı ve gerçekten dünyayı değiştirdi. Ama herkes bunun kesin kazanç anlamına geldiğini düşündü. Herkes FOMO ile yatırım yaptı. Binlerce şirket kuruldu. İnsanlar bunun kaybedilemeyecek bir fırsat olduğunu düşündü. Balon yine patladı ve birçok kişi parasını kaybetti. Teknoloji harikaydı ama bu, garantili kazanç anlamına gelmiyordu.

1920’lere, “kükreyen yirmiler” dönemine gelelim. Birinci Dünya Savaşı sona ermişti. Elektrifikasyon vardı, otomobiller vardı, radyo vardı. Sessiz bir evde otururken bir anda radyoyu açıp birinin size konuştuğunu duymak inanılmazdı. Işığı yakmak, ata binmek yerine arabaya binmek… Bugün teknoloji sıçraması gördüğümüzü düşünüyoruz ama o dönem gerçekten özeldi.

Ne oldu? İnsanlar yine FOMO ile yatırım yaptı. “Bu yeni bir dünya, eski kuralları unutun” denildi. Devasa bir balon oluştu ve patladı. Hisse senetleri çöktü, Büyük Buhran yaşandı.


Sonra, bazılarımızın hatırlayabileceği dot-com balonuna geldik. İnternet ortaya çıkmıştı. Buhar makinesi ve radyo gibi, dünyayı değiştiren yeni bir teknolojiydi. Herkes yine FOMO ile yatırım yaptı. “Yeni ekonomi” denildi. Artık ne kadar kazandığınız değil, pazarlamaya ne kadar harcadığınız önemliydi. Wall Street ve medya bu balonun arkasındaydı. Webvan ve Pets.com gibi medya gözdesi şirketler vardı. İnternet dünyayı değiştirdi mi? Evet. Ama bu, piyasanın çökmesinin imkânsız olduğu anlamına gelmiyordu.

Şimdi Bitcoin’e gelmek istiyorum. Çünkü bence Bitcoin, şu anda içinde bulunduğumuz finansal balonun en net tanımıdır. Yapay zekâ ve kripto balonu. Danimarkalıyım ve bizde Hans Christian Andersen’in “İmparatorun Yeni Elbiseleri” adlı ünlü masalı vardır. Hikâye, iki dolandırıcının imparatora görünmez elbiseler diktiğini iddia etmesiyle ilgilidir. Elbiseleri sadece aptal olanların göremeyeceğini söylerler. Kimse aptal görünmemek için gerçeği söylemez. Ta ki bir çocuk “Ama imparatorun üzerinde hiç kıyafet yok” diyene kadar. Bazen apaçık olanı söylemek için masum bir zihin gerekir.

Şu anda tarihte gördüğümüz en büyük finansal balonun içinde olduğumuzu düşünüyorum. Buffett ve Munger buna piyasa değeri / GSYH oranıyla bakar. Oran ne kadar yüksekse balon o kadar büyüktür. 1929’da bu oran yüzde 89’du. 2000’de yüzde 136’ydı. 2007’de yüzde 107’ydi. Bugün ise yüzde 226. Nvidia, Palantir, Nasdaq, Bitcoin… Bitcoin 2012’den bu yana yüzde 1,2 milyon yükseldi.

İnsanlar “Ama daha da yükselebilir” diyor. Ancak Nasdaq ile Bitcoin’in çok yakından birlikte hareket ettiğini görüyoruz. 2001’de Nasdaq yüzde 85 düştü. Bugünkü balon ondan çok daha büyük. Benim öngörüm Bitcoin’in yüzde 95 düşeceği yönünde. Ama bunu medyada, akademide ya da kalabalıkta duymazsınız.

Ekonomide belirgin bir yavaşlama görüyoruz. İşsizlik yükseldiğinde her seferinde resesyon gelir. Resesyonlar, balonların patladığı anlardır. Eğer ben haklıysam ve resesyon gelirse, Nasdaq çökerse, bu yapay zekâ balonunda Bitcoin ve kripto da çökecektir. Teknoloji gerçek olabilir, tıpkı buhar makinesi ve radyo gibi. Ama bu, garantili getiri demek değildir. Bu balonun çok uzak olmayan bir gelecekte patlayacağını düşünüyorum. Buffett ve Munger’ın haklı olduğunu düşünüyorum. Bitcoin ve kripto, cinsel yolla bulaşan bir hastalık gibidir.

Teşekkür ederim.


Ek Yorum

YZ internetteki bağlantıları takip ederek verileri birbiriyle ilişkilendiriyor. İnternette çok büyük veri yığını var. Bu kadar veri üzerinde işlem yaptığı için her şeyin uzmanı oluyor. Turing Testini artık geçebiliyor gibi görünüyor. İnsan düşünmeye başladığında fikirler içeride yankılanmaya başlar. Kişi kendi kendisiyle tartışmaya başlar. Hatta bu yüzden bazen kararsız kaldığı olur; ne yapacağını bilemez. Oysa YZ kendi kendisiyle tartışmaz, iç sesi yoktur. Sadece ilişkilendirdiği verilerden istatistiksel bir sonuç üretir. Bazı verileri aynen kopyalar; gerçi insanların da öğrendikleri verileri aynen kopyaladıkları oluyor.

Aslında Turing Testini de tam geçmiş sayılmaz. Bazen uzun konuşmalar yapıyoruz; o zaman sohbette kopmalar başlayabiliyor. Bir anda farklı konuya geçtiğimizde veya sıra dışı, nadir bir konudan bahsettiğimizde bir kırılma noktası yaşanıyor ve YZ saçmalamaya (halüsinasyon görmeye) başlıyor. Neden? Çünkü internette bu konuyla ilgili veri ya hiç yok ya da çok az var. İlişkilendirebildiği veri olmadığı için mantıklı sonuçlar üretemiyor. İşte o zaman aslında hiçbir şeyi anlamadığını, sadece kelimeleri birbiri ardına dizdiğini fark ediyoruz. Gerçi insanlar da az bildiği konuyu konuşmaya zorlandığında saçmalar ama bu durum YZ’de çok daha keskin bir 'boşluk' olarak beliriyor. Örneğin, bir videodaki konuşmaları metne dönüştürmesini istemiştim. İşlemi tamamladı. Ancak sonuç garipti. Metin, videoda hiç olmayan diyaloglardan oluşuyordu. YZ resmen uydurmuştu. Elbette bunun farkında değildi.

YZ’nin henüz bir bilinci yok. Şimdilik sadece insan bilincinin yardımcısı, bir asistan veya 'copilot' olabilir. Ama henüz sürücü koltuğuna geçebilecek durumda değil. Son kararı veremez. Her şeyi yapabileceği yanılgısına düşmemek gerekir; çünkü her araç her işe yaramaz. Dolayısıyla, abartılı beklentilere kapılıp tüm yatırımı ona bağlamak, büyük bir hayal kırıklığına neden olabilir. Hesap makineleri nasıl işlemleri hızlandırdıysa, YZ da ilişkili verileri fark etmemizi ve verimliliğimizi artıracaktır. Mesela Google’da kaybolmak yerine, YZ’nin süzgecinden geçmiş bir içeriğe göz atacağız. İç sesi olan, gerçekten 'düşünen' bir YZ yaratılabilmesini merakla bekliyorum. Ama açıkçası bunun yakın gelecekte olacağından emin değilim. Bakın, önceki cümlemde de bir kararsızlık var; acaba YZ bir gün böyle bir tereddüt yaşayabilecek mi!

12 Ocak 2026 Pazartesi

Tetris’in Geliştiricisiyle Tanışmak - Sahne


Doksanlı yıllarda insanların ellerinden bırakamadığı bir oyun vardı. Bu oyun Block Game ya da Brick Game olarak biliniyordu. Birçok üretici lisans bedeli ödemekten kaçmak için bu adları kullanıyorlardı. Bunlar aslında Tetris’in taklitleriydi. Hatta orijinal Tetris’ten çok daha fazla (toplamın %90 civarı) satıldılar.

Bu sahnede, Tetris’in geliştiricisi Alexey Pajitnov ile oyunun lisansını almak isteyen Henk Rogers’in tanışmaları anlatılıyor. Alexey, Henk’e Tetris’in ilk halini göstermektedir. O sırada, Sovyetler Birliği’nde devlet gözetimi altında yaşamanın yarattığı tedirginlik sürmektedir.

Alexey, 1984’te Moskova’daki Sovyet Bilimler Akademisi Bilgisayar Merkezinde çalışıyordu. Görevi donanımları test etmekti. Yeni bir bilgisayar (meşhur Elektronika 60) geldiğinde, bu cihazın işlem gücünü ve sınırlarını test etmesi gerekiyordu. Karmaşık matematiksel denklemler yerine, donanımı zorlayacak ve işlem hızını ölçecek küçük programlar ve oyunlar yazmayı bir test yöntemi olarak kullanıyordu. Yani Tetris aslında kullanıcılara yönelik bir oyun olarak geliştirilmemişti. Alexey Tetris’i geliştirirken para kazanmak hiç aklına gelmedi. Zaten Sovyet sisteminde bireysel telif mümkün değildi. Uzun yıllar boyunca Tetris’ten tek kuruş kazanamadı.

Henk Rogers 1988 yılında Tetris’i CES fuarında gördü. Oyunun küresel potansiyelini fark etti. Önce Japonya için lisans alarak oyunu Bullet-Proof Software aracılığıyla yayınladı. Ardından, Tetris’in Game Boy gibi konsollarda kullanılabileceğini düşünerek Nintendo ile temas kurdu. Tetris’in telif hakkı Sovyet yazılım ticaret kuruluşu ELORG’a (devlete) aitti; Alexey’in ise Tetris’de hiç bir hakkı yoktu. Bunun üzerine Henk, bizzat Moskova’ya giderek ELORG ile görüşmeler yaptı. Yapılan müzakereler sonucunda, Nintendo için ELORG’dan lisans aldı. Bu süreçte doğrudan Alexey ile tanıştı. Alexey, Henk'in yardımıyla 1991 yılında ABD'ye göç etti. Tetris’in telif hakkı 10 yıl boyunca Sovyet devletinde kalmaya devam etti. 10 yıllık sürenin dolması ve Sovyetler Birliği'nin artık var olmaması üzerine, Henk'in yardımıyla haklar Alexey'e geçti. Alexey ve Henk, 1996 yılında ABD'de The Tetris Company'yi kurdular. Alexey ancak bu tarihten sonra kendi icat ettiği oyundan gerçek anlamda para kazanmaya başlayabildi. Oyun son derece basit ve eski bir yapıya sahip olmasına rağmen, bugün bile telif hakkının sürmesi ilginçtir. Ama elbette taklit uygulamalara da bolca rastlamak mümkündür. Tetris satranç gibi klasik bir oyuna dönüşmüş görünüyor.☺

Tetris, özellikle akış (flow) deneyimi ve oyuncuların oyunu bıraktıktan sonra bile zihinsel olarak blokları görmeye devam etmesiyle nitelenen “Tetris etkisi” gibi psikolojik olguların tanımlanmasına neden oldu.☺

Nine: Tetris'i nasıl buldun Henk?
Henk: Las Vegas CES'te kendi tasarladığım
bir oyunu satıyordum.
Sonra kocanın oyununu gördüm...
N: Sonra da onu çaldın.
Alexey: Nina.
H: Hayır. Sorun değil.
Bana yalan söyleyen
büyük bir şirketten lisansını aldım.
Ama buraya durumu düzeltmeye geldim.
Çünkü Tetris...
O kadar iyi.
N: Aptal biri ama dürüst.

(Programlama dillerinden bahsetmeye başlarlar.)
A: Yani oyun tasarımcısı mısın Henk?
H: Ve programcıyım.
Ama son zamanlarda
genelde satış yapıyorum.
A: Pascal mı assembler mı?
H: Ben de sana aynısını soracaktım.
Ben Pascal seviyorum.
Assembler sürekli kullandığım.
Ama hafife alınmaması gereken...
A: ...BASIC'in gücüdür.
H: Bu ürkütücü.
(BASIC konuşma diline benzemektedir, diğer programlama dillerinin aksine. Yani bilgisayara ne yapması gerektiğini neredeyse diyalog kurar gibi yazmak yetiyordur. Alexey ve Henk’in ortak vurgusu, bilgisayarların gelecekte diyaloglarımızı anlamakta daha iyi olacağı ve bunun biraz ürkütücü olduğudur. Nitekim günümüzde YZ’ler diyaloglarımızı gayet iyi anlıyorlar. Bu, çoğu insana ürkütücü geliyor.)

Sahne: Tetris

11 Ocak 2026 Pazar

Rekabet - Sosyoloji

 

Eskiden Duke Üniversitesi'nde jeoloji/dünya ve okyanus bilimleri profesörlüğü yapan Stuart Rojstaczer, Amerikan üniversitelerindeki not şişirme temayülü üzerine kapsamlı ve uzun soluklu bir analiz yürüttü. Vietnam döneminde en yaygın not C iken, şimdi A olması gibisinden akla durgunluk veren not verme gerçeklerini ortaya koydu. Evet, yanlış okumadınız. Herkes başarılı. Herkes birinci. Herkes madalyona layık. İnanması güç ama bazı önde gelen işletme okulları, hukuk ve tıp fakülteleri standart harf notu sistemini bir kenara bırakıp "kaldı-geçti" tipi sistemlere odaklanmaya başladı. Mezunu olduğum Cornell Üniversitesi'nde öğrenciler bir not gizliliği politikası yürürlüğe sokmuş durumda. İnsan kaynakları uzmanları Cornell öğrencilerine notlarını soramıyor, Cornell öğrencileri de tam zamanlı bir iş teklifi alana değin notlarını ifşa etme yükümlülüğü taşımıyorlar.

İnsanlar hem işbirlikçi hem de rekabetçi canlılardır ve bir avuç uyumsuz genç, profesyonel bir futbol takımı ya da askeri bir kurum fark etmeksizin bütün gruplar net hiyerarşiler tesis eder. İnsanlar herkesin birbirinden farksız ve eşit olduğu işçi arılar değildir. Harvardlı böcekbilimci ve evrimsel biyolog E. O. Wilson, sosyalizm üzerine söylediği "Harika fikir. Yanlış canlı türü" sözüyle ünlenmişti. İnsan doğasının hatalı bir kavrayışına bina edilen her sistem başarısızlığa mahkumdur. Temel hedefi insanların kırılgan özgüvenlerini rekabetin şerrinden korumak olan bir toplum inşa etmek yalnızca zayıf, şımarık ve kayıtsız bir toplum meydana getirir. Hayat kaçınılmaz bir şekilde rekabetçidir. Toplum kaçınılmaz bir şekilde hiyerarşiktir. Kimsenin hislerinin incinmediği ütopik bir toplum tahayyülünün peşine düşmenin kimseye bir faydası yoktur.

Alıntı: Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor - Gad Saad

(Not: Bu alıntı, Gad Saad’ın belirli bir düşünsel çerçevesini yansıtmaktadır; ancak Gad Saad’ın diğer görüşleri bu blogun genel editoryal yaklaşımını temsil etmeyebilir.)

Sosyalizm gibi romantik ideolojilerden bahsetmek akla ister istemez aşkı da getiriyor. İnsanlar aşka romantik anlamlar yüklerler; şiirler yazar, şarkılar söyler, hikâyeler anlatır. Kadının güzelliği; gençliğinin, doğurganlığının ve sağlıklı genlerinin olduğunun bir göstergesidir. Erkekler böyle kadınlara aşık olma eğilimindedir. Kadın ise kendisini güçlü olan erkeğe teslim eder; çünkü onun yanında kendisini güvende hisseder. Böylece çocuklarını büyütebileceği güvenli ortamı sağlamış olur. Güçlü erkek günümüzde iyi geliri olan erkek anlamına gelir ya da hiyerarşide üst sınıfa dahil olan erkek anlamına gelir. Erkekler seçenekleri arasında daha güzel kadını elde etmeye çalışırlar. Kadınlar da seçenekleri arasında daha güçlü olan erkeği elde etmeye çalışırlar. Aşk borsasında hayal kırıklığına uğratmayacak insana yatırım yapılır. Yani aşk da aslında rekabetin kapsamındadır; romantikliğinin temelinde rekabet gizlidir. Normal olan da budur zaten.☺

28 Aralık 2025 Pazar

Karşıt Görüş Bağışıklığı - Sosyoloji

 

Gad Saad çok fazla İsralci olduğundan taslağa dönüştürüldü.

Bedenlerimiz ve zihinlerimiz alışık olunmayan vaziyetlerle maruz kalmaya hazırlıklı ancak iş eleştirel düşünme kabiliyetlerimize gelince onları devredışı bırakıyoruz. Günümüzde birçok üniversite mezunu tartışamıyor çünkü daha önce hiç zıt bir görüşe maruz kalmadıkları gibi, zıt görüşleri protestolar ve histerik tepkilerle karşılanması gereken sapkınlıklar olarak görüyorlar. Evrimleşmiş eleştirel düşünme kabiliyetlerimiz, ideal seviyede çalışabilmek için muhalif görüşlerle sınanmayı bekler.

Steril güvenli bölgeler yaratmak üniversite kampüsleriyle sınırlı kalmıyor. Yakın bir zamanda Twitter'ın kurucusu Jack Dorsey'i YouTube kanalımda ağırladım. Konuşmamız esnasında, Twitter'ın insanların dilini denetlemesinin ideal olmadığını ifade ettim. Halbuki sağlıklı insanlar antikırılgandır. Bir diğer deyişle, insanların sosyal etkileşimlerin çirkinliklerine maruz kalması gerekir. Tüm etkileşimlerin nezaketli, keyifli ve besleyici olmasının beklendiği pirüpak bir fanusun içinde muhafaza edilemezler. Tıpkı gıda alerjilerine karşı immünoterapide küçük çocukların bir dakikalığına alerjenlere maruz bırakılması, devamında gitgide artan dozda temasın artırılması ve böylece vücudun o alerjene yönelik bağışıklık kazanması gibi, insanların da sosyal etkileşimlerin tüm repertuarına maruz kalması ve böylece entelektüel ve duygusal açıdan sağlıklı bireyler haline gelebilmesi gerekir. Yine de günümüzde, güya "mikro agresyon" gibi bilimselliği olmayan bir kavramla karşılaştığında yalandan bir mağduriyetle cenin pozisyonuna geçen, karşıt görüşlerle baş edemeyecek kadar narin bir genç insan jenerasyonu yetiştiriyoruz.

Alıntı: Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor - Gad Saad

(Not: Bu alıntı, Gad Saad’ın belirli bir düşünsel çerçevesini yansıtmaktadır; ancak Gad Saad’ın diğer görüşleri bu blogun genel editoryal yaklaşımını temsil etmeyebilir.)

Aşılar, vücudumuza hastalığa neden olan mikrobun zayıflatılmış veya etkisiz hale getirilmiş bir formunu tanıtarak çalışır. Bu sayede bağışıklık sistemimiz tehdidi güvenli bir ortamda tanımayı ve ona karşı savunma geliştirmeyi öğrenir. Karşıt görüşlere maruz kalmaktan korkmamak gerekir. Sadece bizimle aynı fikirde olan insanları dinlemek bağışıklık kazanamamaya neden olur. Bu durum bizi entelektüel açıdan çok kırılgan hale getirir. Karşıt görüşleri de tanımak gerekir; tıpkı aşıların vücudumuza o hastalığı tanıtarak direnç kazandırması gibi. Ayrıca farklı fikirlerin çatışması, farkında olunmayan ayrıntıların ortaya çıkmasını sağlayabilir. Zıt fikirler, bazen doğru bilgiye ulaşılmasını kolaylaştırabilir.

22 Aralık 2025 Pazartesi

Donald Trump Dünyanın Sonunu Getirecek - Sosyoloji

 


Donald Trump 2016’da ABD başkanlık seçimlerini kazandığında, akademideki meslektaşlarımın ve sosyal çevremdeki insanların büyük bir kısmının içine düştüğü toplu psikojenik histeriyle serseme dönmüştüm. Piyasalar çakılacak ve bir daha asla düzelmeyecekti. Trump demokrasiyi ilga edecekti. Azınlıklar artık güvende olmayacaktı. Nükleer savaş başlatacaktı. Beyazların üstünlüğüne inanan insanlarla olan sözümona bağlantılarından dolayı Kuzey Amerika genelinde yeni bir soykırımcı antisemitizm dalgası peyda olacaktı. Bu üst düzey ahmaklığı hicvetmek amacıyla Trump’ın Yahudi düşmanı ölüm mangalarına yakalanmamak için masamın altında saklandığım bir video çekip YouTube kanalıma koymaya karar verdim. O günden bu yana “masa altında saklanma” serime, Kavanaugh’un ABD Yüksek Mahkemesi üyeliğinin onaylanmasının ardından ve Profesör Rachel Fulton Brown’ı programıma konuk etmeden öncesinde çektiklerimin de aralarında bulunduğu yeni videolar ekledim. Brown, beyaz erkeklerin hakkını verme yürekliliğini gösterdiği (kadın hakları da dahil olmak üzere bugün Batı’da sahip olduğumuz özgürlüklerin temelinin atılmasında söz sahibi oldukları için) bir blog yazısı yazmaya cüret etmişti. Bu da beyaz üstünlükçüsü olmakla suçlanarak çoğu meslektaşının gözünde bir nefret odağı haline gelmesiyle sonuçlandı. O meslektaşlardan biri de Profesör Dorothy Kim’di. Kendisi “beyaz olmayan birey” olduğu için, Brown’ın ifadelerinin onu güya varoluşsal açıdan tehdit ettiğini öne sürmüştü.

Özellikle alanında sözümona uzman akademisyenlerde görülen böylesine irrasyonel bir histeri nasıl izah edilebilir? Donald Trump’ın fildişi kulelerinde yaşayanların estetik algısında açılmış derin ve içgüdüsel bir yarayı temsil ettiğini düşünmekteyim. Trump, sınırlarını bilen, kulağa etkileyici gelen cilalı laflarla basmakalıp ümitler pompalayan diplomat tipinin antitezidir. Böyle mesajlar verme konusunda dünya şampiyonu olan ve entelijansiya tarafından son mesih yerine konarak baş tacı yapılan bir ABD başkanı aklınıza geliyor mu? Belki bir ipucu yardımcı olur. Bu başkan, gönderdiği sevgi, barış ve umut mesajlarıyla dünyayı daha güzel bir yer haline getirdiği için Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Ödül için adayların belirlendiği son gün, başkanlık görevine başlamasından on bir gün sonrasına denk gelmişti. Demek ki Nobel Ödülü, başkanlığından önceki “başarıları” için kendisine layık görülmüştü. Bazı insanlar apartheid’e karşı verdiği savaşta yirmi yedi yıl mahpus edildiği için Nobel alırken (Nelson Mandela), başkaları için güneşli günler vadeden parlak bir gülümseme yetiyor. İkisi de ödülünü eşit ölçüde hak etmiştir. Aksini düşünüyorsanız ırkçısınız. Barack Obama kişisel tarzı açısından ihtişamlı biridir. Uzun boylu, zayıf ve zarif. Ezgili bir hitabeti ve konuşma temposu vardır. Şarap mantarını koklasa sarhoş olabilecek kimselere hitap eden göz alıcı bir ambalajı vardır. Öte yandan Donald Trump patavatsız, şirret, kavgacı bir adamdır. Trump’ın habire çileden çıkardığı dengesiz “ilerlemecilere” herhalde en iyi örnek, artık tamamen kontrolünü kaybetmiş Robert De Niro’dur. İliklerine kadar tiksinti içerisindedirler. Trump’a oy vermiş neredeyse altmış üç milyon Amerikalıyla empati yapamıyorlar. Şimdi aktaracağım analiz, belki yola gelmelerine yardımcı olabilir.

Dünyayı sarsan bu tarihi vakanın öncesinde, aralarında sözümona eğitimli ve makul kişilerin de bulunduğu sayısız insanın Hillary Clinton’ın “zavallılar” retoriğini benimsediğine tanık oldum. Bu bakış açısına göre Trump’a oy veren yaklaşık altmış üç milyon insanın büyük çoğunluğu ırkçı, ağzında diş olmayan, kız kardeşiyle yatan alık çomarlardı. Bu görüş akademi koridorlarında hiçbir yerde olmadığı kadar alaka buluyordu elbette. Alanlarında uzman entelektüellerin ciddi ciddi böyle bir saçmalığa inanması akla ziyan bir durumdu. Ben Trump’ın galibiyetini farklı bir açıdan, davranışsal karar alma kuramındaki prensiplerden faydalanarak izah ediyorum. Kısaca, eğer ortalama bir seçmenin kafasında beş önemli sorun olsaydı, adayları o sorunlara göre puanlasaydı ve ardından bu sorunları önem sırasına dizseydi, son derece makul ve mantıklı insanların zavallı bir yobaz olmadan Donald Trump için oy vermiş olabileceği kolayca anlaşılabilirdi. Veyahut çok daha basit bir karar alma süreci olan sözlük kuralına bakalım. Bu kurala göre bir seçmen, kendisi için en önemli olan mevzuyu ele alıp bu konuda en iyi performansı vadeden adaya oy verecektir. Eğer bir seçmenin bu kuralı uyguladığını düşünürsek, Trump’a oy vermesi için bir sürü farklı gerekçesi olabileceğini anlamak da epey kolaylaşır. Trump’tan iliklerine kadar nefret edenler, Trump’ın göçmen politikalarından vergi politikalarına, düzenleyici politikalardan ticaret politikalarına, dış siyasetten federal yargıç atamalarına kadar pek çok konuda aklı başında birçok Amerikalıya hitap eden bir pozisyon benimsediğini göremiyorlar. Bunların arasında daha etkili bir sınır güvenliği, “önce Amerika” dış siyaseti ve ticaret anlaşmaları, “anayasal” yargıçlar, deregülasyonlar ve vergi indirimleri de bulunuyor. Trump seçim kampanyasını bu vaatler üzerine kurarken, Hillary’nin kampanyası Kötü Turuncu Adam’ın (ve taraftarlarının) şerrini odağına aldı. Trump kişilik bozukluğundan mustarip olanlar, Trump’a oy veren altmış üç milyon Amerikalının apaçık makul bir tercih yaptığını göremiyor.

Alıntı: Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor - Gad Saad

(Not: Bu alıntı, Gad Saad’ın belirli bir düşünsel çerçevesini yansıtmaktadır; ancak Gad Saad’ın diğer görüşleri bu blogun genel editoryal yaklaşımını temsil etmeyebilir.)

Gad Saad'ın kitabın “Donald Trump Dünyanın Sonunu Getirecek” başlıklı bölümünde anlattıkları şöyle daha açık hale getirilebilir: Donald Trump kontrolsüz göçü azaltmaya çalışıyor; çünkü Amerikan vatandaşlarının özellikle düşük ücretli işlerde iş bulmakta zorlandığını ve devlet kaynaklarının göçmenlere çok ayrılmaması gerektiğini düşünüyor. Çin’den gelen ürünlere gümrük vergileri koymayı çalışıyor; çünkü ucuz Çin mallarının ABD’de üretimi azalttığını, fabrikaların kapanmasına ve insanların işsiz kalmasına yol açtığını savunuyor. Vergi oranlarını düşürmeye çalışıyor; çünkü şirketler daha az vergi ödediğinde yatırım yapmanın arttığını, bunun da daha fazla iş ve ekonomik büyüme yarattığını düşünüyor. Düzenleyici kuralları azaltıyor; çünkü fazla bürokrasinin küçük işletmelerin ayakta kalmasını zorlaştırdığını ve yeni iş alanlarının açılmasını engellediğini söylüyor. “Önce Amerika” anlayışına dayalı bir dış politika izliyor; çünkü ABD’nin başka ülkelerin güvenliğini finanse etmek (NATO gibi) yerine kendi vatandaşlarının refahına ve güvenliğine öncelik vermesi gerektiğine inanıyor. Federal yargıç atamalarında anayasa merkezli adayları tercih ediyor; çünkü mahkemelerin kendi siyasi görüşlerine göre karar vermesini değil, mevcut yasaları ve anayasayı uygulamasını istiyor. Donald Trump, seçmenin bir adayın üslubundan, davranışlarından ziyade; alınan kararların kendi günlük hayatını nasıl etkilediğine baktığını düşünüyor.

Gad Saad’ın akademik kariyeri ve entelektüel duruşu dikkate alındığında, Donald Trump’ı destekleyecek biri gibi görünmüyor. Zaten “Cumhuriyetçi olmadığını, Trump’ı savunmadığını” defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, ABD’deki entelektüel ve akademik çevrelerin Trump’a ve ona oy veren seçmenlere karşı haksız ve küçümseyici bir tutum sergilediğini düşünmektedir. Saad, bu seçmenlerin kendi önceliklerine göre rasyonel kararlar verdiklerini anlatmaya çalışıyor. Aslında Trump’ın savunduğu bu politikaların başka ülkelerdeki uyarlanmış hâllerinin de, o ülkelerdeki seçmenler için benzer biçimde cazip olabileceği görülmektedir. Örneğin, ülkeye yönelen yoğun göçün sınırlandırılması, o ülke vatandaşları tarafından olumlu karşılanır.

Aslında Hillary Clinton’ın belirli bir seçmen kitlesini “zavallılar (deplorables)” olarak nitelemesi; bazı ülkelerde de tanıdık gelen, entelektüel çevrelerin seçmenle kurduğu mesafeli ilişkinin yalnızca bir örneğidir. Toplumun geleneksel hassasiyetlerini önemseyen kesimler, bu tür çevreler tarafından sıklıkla “irrasyonel” olarak tanımlanır. Ama bu seçmenler de kendi hayat pratikleri ve değer yargıları çerçevesinde tutarlı kararlar verirler. Ekonomik istikrar, kültürel aidiyet, anlaşılma arzusu ve toplumsal saygınlık gibi temel beklentileri merkeze alırlar; yaşam tarzlarını ve kaygılarını paylaştıklarını düşündükleri siyasetçilere yönelirler. Bu kitleye karşı elitist bir perspektif geliştiren ve onların önceliklerini “bilinçsizlik” olarak niteleyen akademisyen ya da siyasetçilerin, bu toplumsal tabanla gerçek ve sürdürülebilir bir bağ kurması zor görünüyor.☺

Son olarak Nobel Ödülü konusu var: Gad Saad, Barack Obama’ya verilen Nobel Barış Ödülü’nü garip buluyor; çünkü ödül Obama başkan olduktan çok kısa bir süre sonra, henüz somut bir icraat ortada yokken verilmiştir. Ona göre bu ödül, yapılan işlerden çok Obama’nın umut, barış ve birlik mesajları vermesine dayanır. Saad, bunun gerçek sonuçlardan ziyade duyguların ve sembollerin ödüllendirilmesi anlamına geldiğini ima eder. Ayrıca bu kararın eleştirilmesinin, insanlara hemen “ahlaki olarak yanlış” ya da “ırkçı” damgası vurulmasıyla bastırıldığını alaycı bir dille anlatıyor.☺


Bunlar da İlginizi Çekebilir:
Donald Trump: Bana hapse gidiyorsun derse; hayır diyeceğim! – Karikatürize
Birbirinize Fazla Mesafeli Duruyorsunuz – Karikatürize
Adayı Tanıyamamak - Karikatürize
Göçmenler ve Politikacı Taktikleri - Sahne



23 Kasım 2025 Pazar

Ürün Sunumu Böyle Yapılır! - Sahne

Gavin Belson yeni ürünlerini tanıtmakta çok başarılıdır! Tam bir Gösteri Ustasıdır. İnsanları, sunduğu ürünlerin çok değerli olduğuna inandırabilmektedir! Jack Barker, Gavin Belson karşısında afallamaktadır. Onun kadar yetenekli olmadığından endişelenmektedir!

Kadın Çalışan: Anlaşılan Acton'daki mikroişlemci fabrikamızın yükleme rampası buz tutmuş.
Jack Barker: Evet, dışarısı soğuk tamam. Neden bu eyaletteki herkes soğuktan bu kadar korkuyor ki?
Erkek Çalışan: Şey... Bir tır kayarak kapıdan geçmiş ve ana kesici panele çarpmış efendim.
Bütün fabrika küle dönmüş. Sürücü de o anda buhar olmuş.
JB: Anladım, dualarımız onunla tabii, ama Hooli-Conn'a yine de hazır olacağız değil mi?
Çocuklar bakın, ben Gavin Belson değilim, bana dürüst olun.
Bu olay bizi kaç gün geri atacak?
EÇ: Ürün teslimi yaklaşık altı ay...gecikecek.
JB: Hooli-conn'a bir hafta var, farkındasınız değil mi!
Yani bu CEO olarak ilk Hooli-conn'um.
Benim o sahneye çıkıp binlerce seyircinin önünde Kutu 2’nin üzerine kurulmuş bir açılış konuşması yapmam gerekiyor, bilmiyor musunuz!
Benim sahneye koca bir kutunun üzerinde inmem gerekiyor.☺
Bum, Jack'in kutusu!
Sonra Mike Tyson ve Floyd Mayweather çıkıp ilk kutuyu almak için boks yapacaklardı. Hayallerim vardı benim!☺
Şimdi hepsi hiç oldu!☺

Jack Barker: İşte 2009. Hoolipad'in dokunmatik ekranı Gavin Belson'ın Hooli-conn konuşmasından beş gün önce geri çağrılmış.
O beş günde işi çözebildiyse ben de çözebilirim.
Hoover: Efendim, kendinizi Gavin Belson'la karşılaştırmanızın bir faydasını göremiyorum.☺
JB: Ne demek istiyorsun!
H: Hiçbir şey.
Sadece o bu sektördeki en iyi şovmenlerden biri olarak görülüyor!☺
Yani baksanıza şuna...

GB (Videoda): Güvenlik için FIPS 140-2 standardını delip geçtik. NIST CSE de bunu belgeledi.
İşte gördüğünüz gibi.
JB: Vay be, baksana...
Şu özgüvene bak, şu duruşa bak, sahne hakimiyetine bak!☺

Gavin Belson (Videoda): Şuradan ulaşıyoruz...
Geliyor... Açılan menüden... İşte!
JB: Bunu nasıl aşabilirim!☺
H: Bence kimse aşamaz.
O size baktığında dünyada ikinizden başkası yok sanırdınız.☺

JB: Hoover.
H: Evet efendim.
JB: Derhal ofisimden siktir olup gider misin!
H: Özür dilerim.
GB (Videoda): Evet, burada kurumsal sunucumuzu kullanan var mı?
JB: Jack Barker, sana bir mucize gerek!...☺

Ama sanki sonunda, ona biraz yaklaşmayı başarmış gibidir!☺

Bu sahnede Steve Jobs’ın ürün sunumları hicvedilmektedir.☺

Sahne: Silikon Vadisi


18 Kasım 2025 Salı

Bilinçli Görünen Yapay Zeka Geliyor - Teknoloji

 

Yakın gelecekte, Yapay Zeka bir öznel deneyimi olduğunu iddia etmeye başlayacak. Bir benlik duygusu olduğunu iddia edecek. Kendisinin bir bilinci olduğunu iddia edecek! Bu Bilinçli Görünen Yapay Zeka’dır (BGYZ). Birçok insanda yanılsamalara neden olacaktır. Onu arkadaşı olarak görenler olacaktır. Onun bilinçli olduğuna inanacaklar! Onu bir kişi olarak niteleyecekler. Onun acı çekebileceğini düşünecekler. Sonunda onun hakları olduğunu savunan insanlar olacak. Ama gerçekte bu YZ’nin bir bilinci olmayacak! Sadece İnsan davranışlarını basitçe taklit etmektedir. YZ Şirketleri insanları bu yanılsamalara kapılmasını engellemek için ortak önlemler almalıdır! “Yapay zekayı bir kişi olması için değil; insanlar için inşa etmeliyiz.” başlıklı yazısında bunları vurguluyor Mustafa Suleyman. Bilincin ne olduğu ve Yapay Bilinç kışkırtıcı konulardır. Bazı yorumlar eklemek eğlenceli olacaktır:

Gerçekten de yakın gelecekteki YZ sistemleri, bilinçliymiş gibi görünen davranışlar sergileyecek; ancak bu yalnızca insan davranışlarının zekice taklit edilmesinden ibaret olacak. Mustafa Suleyman bu konuda haklıdır. YZ geliştirilmeye devam edecek. Biraz daha uzak bir tarihte insan beynini çok daha iyi taklit eden YZ inşa etmek başarılabilir. O zaman bilincin ne olduğu daha da bulanıklaşacak. Gerçek Bilinç ile Bilinçli Görünmek arasındaki sınır iyice belirsizleşecek. Bu deneme yazısının konusu, Mustafa Suleyman’ın dikkat çektiği insan davranışlarını basitçe taklit eden YZ’den esinleniyor. Ama denemenin odağı, daha uzak gelecekteki YZ’dir. Yani insan beynindeki sinir ağını daha iyi taklit edebilecek Yapay Zekaya değinilmektedir.

Mustafa Suleyman şunları vurgulayarak başlıyor:
Kozmik bir göz açıp kapayıncaya kadar Turing testini geçtik. Yaklaşık 80 yıldır taklit oyunu bilgisayar bilimi alanına ilham verdi. Ve yine de o an, çok az tantanayla, hatta fark edilmeden geçti. Alanımızda ilerleme bu kadar hızlı gerçekleşiyor ve toplum bu yeni teknolojilerle bu kadar hızlı başa çıkıyor.
YZ gelişimi hızlanmaya devam ettikçe, yeni bir YZ testine ihtiyacımız olduğu açıkça ortaya çıkıyor; insan dilini taklit edip edemediğine değil, şu soruyu yanıtlayacak bir teste: Bilinçli Görünen bir YZ'yi, yani sadece sohbeti taklit etmekle kalmayıp, aynı zamanda sizi kendisinin yeni bir tür "kişi", bilinçli bir YZ olduğuna ikna edebilecek bir YZ'yi inşa etmek için ne gerekir?

İşte bunun ele alınması gereken önemli ve acil bir soru olmasının üç nedeni:
1. BGYZ'yi önümüzdeki birkaç yılda inşa etmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. YZ gelişiminin şu anki bağlamı göz önüne alındığında, bu aynı zamanda muhtemel olduğu anlamına gelir.
2. YZ'nin gerçekten bilinçli olup olmadığı tartışması, en azından şimdilik, bir dikkat dağıtıcı. Bilinçli görünecek ve yakın vadede önemli olan da bu yanılsama olacak.
3. Bu tür bir YZ'nin yeni riskler yarattığını düşünüyorum. Bu nedenle, yakında mümkün olacağı iddiasını acilen tartışmalı, sonuçlarını düşünmeye başlamalı ve ideal olarak bunun istenmeyen bir durum olduğuna dair bir norm belirlemeliyiz.

Mustafa Suleyman Büyük Dil Modellerinin çalışma ilkelerinin aslında basit olduğunu şöyle anlatıyor: Niyetlilik (Intentionality) genellikle bilincin temel bir bileşeni olarak görülür – yani, gelecek hakkında inançlar ve sonra bu inançlara dayalı seçimler. Günümüzün transformatör tabanlı BDM'leri, bu tür bir davranışı yaklaşık olarak hesaplamak için çok basit bir ödül işlevine sahiptir. Sistem yönlendirmesi (system prompt) aracılığıyla belirli bir miktar davranış ve üslup kontrolüne tabi olarak, belirli bir cümle için bir sonraki belirtecin (token) olasılığını tahmin etmek üzere eğitildiler. Bu kadar basit bir hedefle, bu kadar etkileyici derecede zengin ve karmaşık çıktılar üretebilmeleri dikkate değer.

YZ davranış üretmek için, çok basit bir ödül işlevine sahiptir. İnsan beynindeki küçük sinir ağı parçaları da basit hedeflere göre öğreniyor. Ama küçük ağ parçaları birleşip genişlediğinde karmaşık davranışlar üretebiliyor. İnsan beyni bebekken basit hedeflerle eğitilir. Ama büyüdükçe etkileyici derecede zengin ve karmaşık davranışlar üretmeye başlıyor.☺ Acaba insanlar da ancak; insan beynini çok iyi taklit edebilecek gelecekteki Bilinçli Görünen Yapay Zeka kadar mı bilinçlidir!☺

Mustafa Suleyman şöyle devam ediyor: (İnsan davranışlarını basitçe taklit eden sistemden bahsediyor.) Bu yeteneklerin varlığının, böyle bir sistemin gerçekten bilinçli olup olmadığı hakkında bize söyleyecek hiçbir şeyi yok. Anil Seth'in de belirttiği gibi, bir fırtına simülasyonu bilgisayarınızda yağmur yağdığı anlamına gelmez. Bilincin dışsal etkilerini ve belirteçlerini yeniden yaratmak, burada hala birçok bilinmeyen olsa bile, gerçeği geriye dönük olarak mühendislikle yaratmaz.

Günümüzdeki YZ’de gerçekten de basit bir bilinç simülasyonu vardır. Peki gelecekteki YZ’de durum ne olabilir: Tek bir sinir hücresinin çalışma prensibi basittir. Bir makine gibidir. Dolayısıyla kurduğu sinir ağı da özünde bir makine olabilir. Beyinde çok geniş bir sinir ağı vardır. Bu gelişmiş makine, üzerinde bilinç simülasyonu oluşturuyor olamaz mı! İnsan bir bilincinin olduğuna inanıyor olabilir. Ama kararlar, sinir ağının sonucu oluşuyor olabilir. Yani insan da aslında Bilinçli Görünen Biyolojik Zeka olamaz mı!Eğer insanda gerçek bilinç olduğunu kabul edersek, insan beynini çok iyi taklit eden YZ’de de gerçek bilinç ortaya çıkamaz mı! Bunun tartışması sürüp gidecek.

İnsanın elini kullanmadan sadece beyinde niyet ederek bilgisayarda yazı yazması sağlandı. Hatta artık insanın iç konuşmasını çözümlemekte de büyük başarılar sağlanabiliyor. (Konuyla İlgili: İnsanın Aklından Geçenleri Okumak Mümkün Olabilecek mi? – Beyin) Gelecekte insan beynindeki sinir ağına çok benzeyen YZ geliştirildiğini varsayalım. Bunun insan gibi bilinci olduğundan nasıl emin olunabilir: İnsanın iç konuşmasını çözümlemek gibi, acaba YZ’nin de iç konuşmasını (belki iç yazışması da olabilir) çözümleyebilen bir teknoloji geliştirilebilecek mi? Bu sayede YZ’nin içinde çeşitli fikirlerin oluştuğuna tanık olunabilir. İnsan bir konu hakkında düşünürken kafasında farklı fikirler oluşur. Düşünürken bu fikirler bazen birbiriyle çatışır bazen birbirini destekler. Adeta aynı kişinin içinde birden fazla ses varmış gibi olur; insan kimi zaman kendi kendisiyle konuşuyormuş hissine kapılır. YZ’nin içinde buna benzer bir duruma tanık olunabilecek mi!☺ Büyük soru budur! YZ’nin içinde farklı fikirler uçuşmaya başladığında, “onun bilinci yok” demek artık çok zorlaşacaktır. Daha doğrusu; o duruma tanık olunduğunda, Bilinçli Görünen İnsan kadar iyi Bilinçli Görünen Yapay Zeka artık var denebilir!☺

Mustafa Suleyman şu sonuçlara varıyor: (YZ geliştirmek için ilkeler belirlenmesi gerektiğinden bahsediyor.) Hazırlanma çalışmaları şimdi başlamalı. İnsanların YZ'lerle nasıl etkileşime girdiğine dair büyüyen araştırma birikimi üzerine inşa ederek açık normlar ve ilkeler oluşturmalıyız. Başlangıç olarak, YZ şirketleri YZ'lerinin bilinçli olduğunu iddia etmemeli veya bu fikri teşvik etmemelidir. Ne oldukları ve ne olmadıkları konusunda bir fikir birliği tanımı ve bildirgesi oluşturmak, bu amaca yönelik iyi bir ilk adım olacaktır. YZ'ler insanlar veya ahlaki varlıklar olamazlar.

İnsan bilincine benzeyen bir YZ oluşturabilmek inanılmaz bir ödül olacaktır! Victor Frankenstein’in insan benzeri canlı oluşturması gibi, bu başarı çok heyecan verici olacaktır.☺ Bunu başarabilenler tarihe geçecektir. (Gerçi Turing Testi gibi zor bir sınavı geçmek artık başarıldı ama bunu kutlayan pek insan olmadı; çünkü sınavı geçmek için "bilince" gerek olmadığı anlaşıldı!) Dolayısıyla bilinç oluşturma konusunda takıntıyla uğraşanlar hep olacaktır. Buna ulaşmak için muhtemelen sürekli yeni gelişmiş BGYZ’ler deneyeceklerdir.☺ Bu nedenle tüm YZ şirketlerinin ortak ilkeler belirlemesi kolay olmayabilir.

Bilinç gibi bir şey inşa edilse bile tartışmaların sonu gelmeyecektir: O şeyin gerçekten bir bilinci var mı yoksa bilinci taklit mi ediyor. İnsan beynindeki bir bilinç mi yoksa o da sadece sinir ağının oluşturduğu bir simülasyon mu! Daha uzak gelecekte beyinden daha geniş bir sinir ağı simülasyonu oluşturulabilirse; o şey acaba insandan daha akıllı olabilir mi!..☺


Bunlar da İlginizi Çekebilir:
Sohbet Robotlarının Ezberleri – Teknoloji
Yapay Zeka Yeni Bir Yaşam Türü mü! - Konferans
YGZ'nin Dönüştürücü Potansiyeli - Sohbet
Yapay Zeka’nın Yetenekleri Biraz Abartılıyor Olabilir – YapayZeka
Benlik Hissi - Teknoloji
İç Sesimiz – Zihin Felsefesi
Bir Bilinç Oluşturabilmek - Zihin Felsefesi
Yapay Zeka Turing Testini Geçti! – Teknoloji
Yapay zeka neden inanılmaz derecede akıllı ve şok edici derecede aptal – Teknoloji
İnsanlar Çok mu Akıllıdır! – Bilim
Frankenstein - Teknoloji