22 Aralık 2025 Pazartesi

Donald Trump Dünyanın Sonunu Getirecek - Sosyoloji

 


Donald Trump 2016’da ABD başkanlık seçimlerini kazandığında, akademideki meslektaşlarımın ve sosyal çevremdeki insanların büyük bir kısmının içine düştüğü toplu psikojenik histeriyle serseme dönmüştüm. Piyasalar çakılacak ve bir daha asla düzelmeyecekti. Trump demokrasiyi ilga edecekti. Azınlıklar artık güvende olmayacaktı. Nükleer savaş başlatacaktı. Beyazların üstünlüğüne inanan insanlarla olan sözümona bağlantılarından dolayı Kuzey Amerika genelinde yeni bir soykırımcı antisemitizm dalgası peyda olacaktı. Bu üst düzey ahmaklığı hicvetmek amacıyla Trump’ın Yahudi düşmanı ölüm mangalarına yakalanmamak için masamın altında saklandığım bir video çekip YouTube kanalıma koymaya karar verdim. O günden bu yana “masa altında saklanma” serime, Kavanaugh’un ABD Yüksek Mahkemesi üyeliğinin onaylanmasının ardından ve Profesör Rachel Fulton Brown’ı programıma konuk etmeden öncesinde çektiklerimin de aralarında bulunduğu yeni videolar ekledim. Brown, beyaz erkeklerin hakkını verme yürekliliğini gösterdiği (kadın hakları da dahil olmak üzere bugün Batı’da sahip olduğumuz özgürlüklerin temelinin atılmasında söz sahibi oldukları için) bir blog yazısı yazmaya cüret etmişti. Bu da beyaz üstünlükçüsü olmakla suçlanarak çoğu meslektaşının gözünde bir nefret odağı haline gelmesiyle sonuçlandı. O meslektaşlardan biri de Profesör Dorothy Kim’di. Kendisi “beyaz olmayan birey” olduğu için, Brown’ın ifadelerinin onu güya varoluşsal açıdan tehdit ettiğini öne sürmüştü.

Özellikle alanında sözümona uzman akademisyenlerde görülen böylesine irrasyonel bir histeri nasıl izah edilebilir? Donald Trump’ın fildişi kulelerinde yaşayanların estetik algısında açılmış derin ve içgüdüsel bir yarayı temsil ettiğini düşünmekteyim. Trump, sınırlarını bilen, kulağa etkileyici gelen cilalı laflarla basmakalıp ümitler pompalayan diplomat tipinin antitezidir. Böyle mesajlar verme konusunda dünya şampiyonu olan ve entelijansiya tarafından son mesih yerine konarak baş tacı yapılan bir ABD başkanı aklınıza geliyor mu? Belki bir ipucu yardımcı olur. Bu başkan, gönderdiği sevgi, barış ve umut mesajlarıyla dünyayı daha güzel bir yer haline getirdiği için Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Ödül için adayların belirlendiği son gün, başkanlık görevine başlamasından on bir gün sonrasına denk gelmişti. Demek ki Nobel Ödülü, başkanlığından önceki “başarıları” için kendisine layık görülmüştü. Bazı insanlar apartheid’e karşı verdiği savaşta yirmi yedi yıl mahpus edildiği için Nobel alırken (Nelson Mandela), başkaları için güneşli günler vadeden parlak bir gülümseme yetiyor. İkisi de ödülünü eşit ölçüde hak etmiştir. Aksini düşünüyorsanız ırkçısınız. Barack Obama kişisel tarzı açısından ihtişamlı biridir. Uzun boylu, zayıf ve zarif. Ezgili bir hitabeti ve konuşma temposu vardır. Şarap mantarını koklasa sarhoş olabilecek kimselere hitap eden göz alıcı bir ambalajı vardır. Öte yandan Donald Trump patavatsız, şirret, kavgacı bir adamdır. Trump’ın habire çileden çıkardığı dengesiz “ilerlemecilere” herhalde en iyi örnek, artık tamamen kontrolünü kaybetmiş Robert De Niro’dur. İliklerine kadar tiksinti içerisindedirler. Trump’a oy vermiş neredeyse altmış üç milyon Amerikalıyla empati yapamıyorlar. Şimdi aktaracağım analiz, belki yola gelmelerine yardımcı olabilir.

Dünyayı sarsan bu tarihi vakanın öncesinde, aralarında sözümona eğitimli ve makul kişilerin de bulunduğu sayısız insanın Hillary Clinton’ın “zavallılar” retoriğini benimsediğine tanık oldum. Bu bakış açısına göre Trump’a oy veren yaklaşık altmış üç milyon insanın büyük çoğunluğu ırkçı, ağzında diş olmayan, kız kardeşiyle yatan alık çomarlardı. Bu görüş akademi koridorlarında hiçbir yerde olmadığı kadar alaka buluyordu elbette. Alanlarında uzman entelektüellerin ciddi ciddi böyle bir saçmalığa inanması akla ziyan bir durumdu. Ben Trump’ın galibiyetini farklı bir açıdan, davranışsal karar alma kuramındaki prensiplerden faydalanarak izah ediyorum. Kısaca, eğer ortalama bir seçmenin kafasında beş önemli sorun olsaydı, adayları o sorunlara göre puanlasaydı ve ardından bu sorunları önem sırasına dizseydi, son derece makul ve mantıklı insanların zavallı bir yobaz olmadan Donald Trump için oy vermiş olabileceği kolayca anlaşılabilirdi. Veyahut çok daha basit bir karar alma süreci olan sözlük kuralına bakalım. Bu kurala göre bir seçmen, kendisi için en önemli olan mevzuyu ele alıp bu konuda en iyi performansı vadeden adaya oy verecektir. Eğer bir seçmenin bu kuralı uyguladığını düşünürsek, Trump’a oy vermesi için bir sürü farklı gerekçesi olabileceğini anlamak da epey kolaylaşır. Trump’tan iliklerine kadar nefret edenler, Trump’ın göçmen politikalarından vergi politikalarına, düzenleyici politikalardan ticaret politikalarına, dış siyasetten federal yargıç atamalarına kadar pek çok konuda aklı başında birçok Amerikalıya hitap eden bir pozisyon benimsediğini göremiyorlar. Bunların arasında daha etkili bir sınır güvenliği, “önce Amerika” dış siyaseti ve ticaret anlaşmaları, “anayasal” yargıçlar, deregülasyonlar ve vergi indirimleri de bulunuyor. Trump seçim kampanyasını bu vaatler üzerine kurarken, Hillary’nin kampanyası Kötü Turuncu Adam’ın (ve taraftarlarının) şerrini odağına aldı. Trump kişilik bozukluğundan mustarip olanlar, Trump’a oy veren altmış üç milyon Amerikalının apaçık makul bir tercih yaptığını göremiyor.

Alıntı: Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor - Gad Saad

(Not: Bu alıntı, Gad Saad’ın belirli bir düşünsel çerçevesini yansıtmaktadır; ancak Gad Saad’ın diğer görüşleri bu blogun genel editoryal yaklaşımını temsil etmeyebilir.)

Gad Saad'ın kitabın “Donald Trump Dünyanın Sonunu Getirecek” başlıklı bölümünde anlattıkları şöyle daha açık hale getirilebilir: Donald Trump kontrolsüz göçü azaltmaya çalışıyor; çünkü Amerikan vatandaşlarının özellikle düşük ücretli işlerde iş bulmakta zorlandığını ve devlet kaynaklarının göçmenlere çok ayrılmaması gerektiğini düşünüyor. Çin’den gelen ürünlere gümrük vergileri koymayı çalışıyor; çünkü ucuz Çin mallarının ABD’de üretimi azalttığını, fabrikaların kapanmasına ve insanların işsiz kalmasına yol açtığını savunuyor. Vergi oranlarını düşürmeye çalışıyor; çünkü şirketler daha az vergi ödediğinde yatırım yapmanın arttığını, bunun da daha fazla iş ve ekonomik büyüme yarattığını düşünüyor. Düzenleyici kuralları azaltıyor; çünkü fazla bürokrasinin küçük işletmelerin ayakta kalmasını zorlaştırdığını ve yeni iş alanlarının açılmasını engellediğini söylüyor. “Önce Amerika” anlayışına dayalı bir dış politika izliyor; çünkü ABD’nin başka ülkelerin güvenliğini finanse etmek (NATO gibi) yerine kendi vatandaşlarının refahına ve güvenliğine öncelik vermesi gerektiğine inanıyor. Federal yargıç atamalarında anayasa merkezli adayları tercih ediyor; çünkü mahkemelerin kendi siyasi görüşlerine göre karar vermesini değil, mevcut yasaları ve anayasayı uygulamasını istiyor. Donald Trump, seçmenin bir adayın üslubundan, davranışlarından ziyade; alınan kararların kendi günlük hayatını nasıl etkilediğine baktığını düşünüyor.

Gad Saad’ın akademik kariyeri ve entelektüel duruşu dikkate alındığında, Donald Trump’ı destekleyecek biri gibi görünmüyor. Zaten “Cumhuriyetçi olmadığını, Trump’ı savunmadığını” defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, ABD’deki entelektüel ve akademik çevrelerin Trump’a ve ona oy veren seçmenlere karşı haksız ve küçümseyici bir tutum sergilediğini düşünmektedir. Saad, bu seçmenlerin kendi önceliklerine göre rasyonel kararlar verdiklerini anlatmaya çalışıyor. Aslında Trump’ın savunduğu bu politikaların başka ülkelerdeki uyarlanmış hâllerinin de, o ülkelerdeki seçmenler için benzer biçimde cazip olabileceği görülmektedir. Örneğin, ülkeye yönelen yoğun göçün sınırlandırılması, o ülke vatandaşları tarafından olumlu karşılanır.

Aslında Hillary Clinton’ın belirli bir seçmen kitlesini “zavallılar (deplorables)” olarak nitelemesi; bazı ülkelerde de tanıdık gelen, entelektüel çevrelerin seçmenle kurduğu mesafeli ilişkinin yalnızca bir örneğidir. Toplumun geleneksel hassasiyetlerini önemseyen kesimler, bu tür çevreler tarafından sıklıkla “irrasyonel” olarak tanımlanır. Ama bu seçmenler de kendi hayat pratikleri ve değer yargıları çerçevesinde tutarlı kararlar verirler. Ekonomik istikrar, kültürel aidiyet, anlaşılma arzusu ve toplumsal saygınlık gibi temel beklentileri merkeze alırlar; yaşam tarzlarını ve kaygılarını paylaştıklarını düşündükleri siyasetçilere yönelirler. Bu kitleye karşı elitist bir perspektif geliştiren ve onların önceliklerini “bilinçsizlik” olarak niteleyen akademisyen ya da siyasetçilerin, bu toplumsal tabanla gerçek ve sürdürülebilir bir bağ kurması zor görünüyor.☺

Son olarak Nobel Ödülü konusu var: Gad Saad, Barack Obama’ya verilen Nobel Barış Ödülü’nü garip buluyor; çünkü ödül Obama başkan olduktan çok kısa bir süre sonra, henüz somut bir icraat ortada yokken verilmiştir. Ona göre bu ödül, yapılan işlerden çok Obama’nın umut, barış ve birlik mesajları vermesine dayanır. Saad, bunun gerçek sonuçlardan ziyade duyguların ve sembollerin ödüllendirilmesi anlamına geldiğini ima eder. Ayrıca bu kararın eleştirilmesinin, insanlara hemen “ahlaki olarak yanlış” ya da “ırkçı” damgası vurulmasıyla bastırıldığını alaycı bir dille anlatıyor.☺


Bunlar da İlginizi Çekebilir:
Donald Trump: Bana hapse gidiyorsun derse; hayır diyeceğim! – Karikatürize
Birbirinize Fazla Mesafeli Duruyorsunuz – Karikatürize
Adayı Tanıyamamak - Karikatürize
Göçmenler ve Politikacı Taktikleri - Sahne



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder