Donald Trump 2016’da ABD başkanlık seçimlerini kazandığında,
akademideki meslektaşlarımın ve sosyal çevremdeki insanların
büyük bir kısmının içine düştüğü toplu psikojenik
histeriyle serseme dönmüştüm. Piyasalar çakılacak ve bir daha
asla düzelmeyecekti. Trump demokrasiyi ilga edecekti. Azınlıklar
artık güvende olmayacaktı. Nükleer savaş başlatacaktı.
Beyazların üstünlüğüne inanan insanlarla olan sözümona
bağlantılarından dolayı Kuzey Amerika genelinde yeni bir
soykırımcı antisemitizm dalgası peyda olacaktı. Bu üst düzey
ahmaklığı hicvetmek amacıyla Trump’ın Yahudi düşmanı ölüm
mangalarına yakalanmamak için masamın altında saklandığım bir
video çekip YouTube kanalıma koymaya karar verdim. O günden bu
yana “masa altında saklanma” serime, Kavanaugh’un ABD Yüksek
Mahkemesi üyeliğinin onaylanmasının ardından ve Profesör Rachel
Fulton Brown’ı programıma konuk etmeden öncesinde çektiklerimin
de aralarında bulunduğu yeni videolar ekledim. Brown, beyaz
erkeklerin hakkını verme yürekliliğini gösterdiği (kadın
hakları da dahil olmak üzere bugün Batı’da sahip olduğumuz
özgürlüklerin temelinin atılmasında söz sahibi oldukları için)
bir blog yazısı yazmaya cüret etmişti. Bu da beyaz üstünlükçüsü
olmakla suçlanarak çoğu meslektaşının gözünde bir nefret
odağı haline gelmesiyle sonuçlandı. O meslektaşlardan biri de
Profesör Dorothy Kim’di. Kendisi “beyaz olmayan birey” olduğu
için, Brown’ın ifadelerinin onu güya varoluşsal açıdan tehdit
ettiğini öne sürmüştü.
Özellikle alanında sözümona
uzman akademisyenlerde görülen böylesine irrasyonel bir histeri
nasıl izah edilebilir? Donald Trump’ın fildişi kulelerinde
yaşayanların estetik algısında açılmış derin ve içgüdüsel
bir yarayı temsil ettiğini düşünmekteyim. Trump, sınırlarını
bilen, kulağa etkileyici gelen cilalı laflarla basmakalıp ümitler
pompalayan diplomat tipinin antitezidir. Böyle mesajlar verme
konusunda dünya şampiyonu olan ve entelijansiya tarafından son
mesih yerine konarak baş tacı yapılan bir ABD başkanı aklınıza
geliyor mu? Belki bir ipucu yardımcı olur. Bu başkan,
gönderdiği sevgi, barış ve umut mesajlarıyla dünyayı daha
güzel bir yer haline getirdiği için Nobel Barış Ödülü’ne
layık görüldü. Ödül için adayların belirlendiği son gün,
başkanlık görevine başlamasından on bir gün sonrasına denk
gelmişti. Demek ki Nobel Ödülü, başkanlığından önceki
“başarıları” için kendisine layık görülmüştü. Bazı
insanlar apartheid’e karşı verdiği savaşta yirmi yedi yıl
mahpus edildiği için Nobel alırken (Nelson Mandela), başkaları
için güneşli günler vadeden parlak bir gülümseme yetiyor. İkisi
de ödülünü eşit ölçüde hak etmiştir. Aksini düşünüyorsanız
ırkçısınız. Barack Obama kişisel tarzı açısından ihtişamlı
biridir. Uzun boylu, zayıf ve zarif. Ezgili bir hitabeti ve konuşma
temposu vardır. Şarap mantarını koklasa sarhoş olabilecek
kimselere hitap eden göz alıcı bir ambalajı vardır. Öte yandan
Donald Trump patavatsız, şirret, kavgacı bir adamdır. Trump’ın
habire çileden çıkardığı dengesiz “ilerlemecilere” herhalde
en iyi örnek, artık tamamen kontrolünü kaybetmiş Robert De
Niro’dur. İliklerine kadar tiksinti içerisindedirler. Trump’a
oy vermiş neredeyse altmış üç milyon Amerikalıyla empati
yapamıyorlar. Şimdi aktaracağım analiz, belki yola
gelmelerine yardımcı olabilir.
Dünyayı sarsan bu
tarihi vakanın öncesinde, aralarında sözümona eğitimli ve makul
kişilerin de bulunduğu sayısız insanın Hillary Clinton’ın
“zavallılar” retoriğini benimsediğine tanık oldum. Bu bakış
açısına göre Trump’a oy veren yaklaşık altmış üç milyon
insanın büyük çoğunluğu ırkçı, ağzında diş olmayan, kız
kardeşiyle yatan alık çomarlardı. Bu görüş akademi
koridorlarında hiçbir yerde olmadığı kadar alaka buluyordu
elbette. Alanlarında uzman entelektüellerin ciddi ciddi böyle bir
saçmalığa inanması akla ziyan bir durumdu. Ben Trump’ın
galibiyetini farklı bir açıdan, davranışsal karar alma
kuramındaki prensiplerden faydalanarak izah ediyorum. Kısaca, eğer
ortalama bir seçmenin kafasında beş önemli sorun olsaydı,
adayları o sorunlara göre puanlasaydı ve ardından bu sorunları
önem sırasına dizseydi, son derece makul ve mantıklı insanların
zavallı bir yobaz olmadan Donald Trump için oy vermiş olabileceği
kolayca anlaşılabilirdi. Veyahut çok daha basit bir karar alma
süreci olan sözlük kuralına bakalım. Bu kurala göre bir
seçmen, kendisi için en önemli olan mevzuyu ele alıp bu konuda en
iyi performansı vadeden adaya oy verecektir. Eğer bir seçmenin bu
kuralı uyguladığını düşünürsek, Trump’a oy vermesi için
bir sürü farklı gerekçesi olabileceğini anlamak da epey
kolaylaşır. Trump’tan iliklerine kadar nefret edenler, Trump’ın
göçmen politikalarından vergi politikalarına, düzenleyici
politikalardan ticaret politikalarına, dış siyasetten federal
yargıç atamalarına kadar pek çok konuda aklı başında birçok
Amerikalıya hitap eden bir pozisyon benimsediğini göremiyorlar.
Bunların arasında daha etkili bir sınır güvenliği, “önce
Amerika” dış siyaseti ve ticaret anlaşmaları, “anayasal”
yargıçlar, deregülasyonlar ve vergi indirimleri de bulunuyor.
Trump seçim kampanyasını bu vaatler üzerine kurarken, Hillary’nin
kampanyası Kötü Turuncu Adam’ın (ve taraftarlarının) şerrini
odağına aldı. Trump kişilik bozukluğundan mustarip olanlar,
Trump’a oy veren altmış üç milyon Amerikalının apaçık makul
bir tercih yaptığını göremiyor.
Alıntı: Toksik Zihin: Bulaşıcı Fikirler Sağduyuyu Nasıl Öldürüyor - Gad Saad
(Not: Bu alıntı, Gad Saad’ın belirli bir düşünsel çerçevesini yansıtmaktadır; ancak Gad Saad’ın diğer görüşleri bu blogun genel editoryal yaklaşımını temsil etmeyebilir.)
Gad Saad'ın kitabın “Donald Trump Dünyanın Sonunu Getirecek” başlıklı bölümünde anlattıkları şöyle daha açık hale getirilebilir: Donald Trump kontrolsüz göçü azaltmaya çalışıyor; çünkü Amerikan vatandaşlarının özellikle düşük ücretli işlerde iş bulmakta zorlandığını ve devlet kaynaklarının göçmenlere çok ayrılmaması gerektiğini düşünüyor. Çin’den gelen ürünlere gümrük vergileri koymayı çalışıyor; çünkü ucuz Çin mallarının ABD’de üretimi azalttığını, fabrikaların kapanmasına ve insanların işsiz kalmasına yol açtığını savunuyor. Vergi oranlarını düşürmeye çalışıyor; çünkü şirketler daha az vergi ödediğinde yatırım yapmanın arttığını, bunun da daha fazla iş ve ekonomik büyüme yarattığını düşünüyor. Düzenleyici kuralları azaltıyor; çünkü fazla bürokrasinin küçük işletmelerin ayakta kalmasını zorlaştırdığını ve yeni iş alanlarının açılmasını engellediğini söylüyor. “Önce Amerika” anlayışına dayalı bir dış politika izliyor; çünkü ABD’nin başka ülkelerin güvenliğini finanse etmek (NATO gibi) yerine kendi vatandaşlarının refahına ve güvenliğine öncelik vermesi gerektiğine inanıyor. Federal yargıç atamalarında anayasa merkezli adayları tercih ediyor; çünkü mahkemelerin kendi siyasi görüşlerine göre karar vermesini değil, mevcut yasaları ve anayasayı uygulamasını istiyor. Donald Trump, seçmenin bir adayın üslubundan, davranışlarından ziyade; alınan kararların kendi günlük hayatını nasıl etkilediğine baktığını düşünüyor.
Gad Saad’ın akademik kariyeri ve entelektüel duruşu dikkate alındığında, Donald Trump’ı destekleyecek biri gibi görünmüyor. Zaten “Cumhuriyetçi olmadığını, Trump’ı savunmadığını” defalarca belirtmiştir. Buna rağmen, ABD’deki entelektüel ve akademik çevrelerin Trump’a ve ona oy veren seçmenlere karşı haksız ve küçümseyici bir tutum sergilediğini düşünmektedir. Saad, bu seçmenlerin kendi önceliklerine göre rasyonel kararlar verdiklerini anlatmaya çalışıyor. Aslında Trump’ın savunduğu bu politikaların başka ülkelerdeki uyarlanmış hâllerinin de, o ülkelerdeki seçmenler için benzer biçimde cazip olabileceği görülmektedir. Örneğin, ülkeye yönelen yoğun göçün sınırlandırılması, o ülke vatandaşları tarafından olumlu karşılanır.
Aslında Hillary Clinton’ın belirli bir seçmen kitlesini “zavallılar (deplorables)” olarak nitelemesi; bazı ülkelerde de tanıdık gelen, entelektüel çevrelerin seçmenle kurduğu mesafeli ilişkinin yalnızca bir örneğidir. Toplumun geleneksel hassasiyetlerini önemseyen kesimler, bu tür çevreler tarafından sıklıkla “irrasyonel” olarak tanımlanır. Ama bu seçmenler de kendi hayat pratikleri ve değer yargıları çerçevesinde tutarlı kararlar verirler. Ekonomik istikrar, kültürel aidiyet, anlaşılma arzusu ve toplumsal saygınlık gibi temel beklentileri merkeze alırlar; yaşam tarzlarını ve kaygılarını paylaştıklarını düşündükleri siyasetçilere yönelirler. Bu kitleye karşı elitist bir perspektif geliştiren ve onların önceliklerini “bilinçsizlik” olarak niteleyen akademisyen ya da siyasetçilerin, bu toplumsal tabanla gerçek ve sürdürülebilir bir bağ kurması zor görünüyor.☺
Son olarak Nobel Ödülü konusu var: Gad Saad, Barack Obama’ya verilen Nobel Barış Ödülü’nü garip buluyor; çünkü ödül Obama başkan olduktan çok kısa bir süre sonra, henüz somut bir icraat ortada yokken verilmiştir. Ona göre bu ödül, yapılan işlerden çok Obama’nın umut, barış ve birlik mesajları vermesine dayanır. Saad, bunun gerçek sonuçlardan ziyade duyguların ve sembollerin ödüllendirilmesi anlamına geldiğini ima eder. Ayrıca bu kararın eleştirilmesinin, insanlara hemen “ahlaki olarak yanlış” ya da “ırkçı” damgası vurulmasıyla bastırıldığını alaycı bir dille anlatıyor.☺
Bunlar da
İlginizi Çekebilir:
Donald
Trump: Bana hapse gidiyorsun derse; hayır diyeceğim! –
Karikatürize
Birbirinize
Fazla Mesafeli Duruyorsunuz – Karikatürize
Adayı
Tanıyamamak - Karikatürize
Göçmenler
ve Politikacı Taktikleri - Sahne

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder