GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2026 Salı

Bitkilerimizi Güncellemeye Hazır mısınız! - Bilim

 

Telefonlarımızda onlarca uygulama yüklü. Hepsini keyifle kullanıyoruz. İşimizi kolaylaştırıyorlar. O uygulamalar bazen güncelleniyorlar; arka planda yeni kodlar ekleniyor ve bazı kodları değiştiriliyor. Kullanışlılıkları artıyor. İşlerimizi daha da kolaylaştırıyorlar. Bizi mutlu ediyorlar! Artık bitkilerin de güncellenmesi sağlanabiliyor! Bitkilerin genlerinin değiştirilmesinin anlamı budur. Bu yöntemle bitkiler daha verimli daha dayanıklı hale getiriliyor. Hatta daha yararlı ve daha lezzetli olması bile sağlanabiliyor! Telefondaki uygulamaların güncellenmelerinden korkmadığımız gibi bitkilerin genlerinin değiştirilerek güncellenmesinden de çekinmemize gerek yoktur!

Not: Paragraflara parantez içinde ön bilgiler ve açıklamalar iliştirilmiştir.

***

Bu son kısım önemlidir; tıpkı eşya bağımlılığımızı azaltmaya yardımcı olduğu gibi, teknoloji kesinlikle diğer tüketim problemlerimizin çözümünde de rol almalıdır. Çünkü gezegendeki birileri çok tüketirken dünyada tek taraflı olarak vatandaşlarını daha az tüketmeye zorlayabilecek özgür bir ülke yoktur. Her ne kadar çıkarılacak yasalarla, iş dünyası daha az tüketmeye cesaretlendirilebilirse de daha az tüketmeyi bireyler için çekici ve kolay hâle getirmeliyiz.
Bu nedenle, daha sağlıklı yiyecekler yetiştirmemize ve daha etkili bir şekilde nakletmemize olanak sağlayan araştırmalara yatırım yapmalıyız. Ve lütfen şu konuda hata yapmayalım; bu, doğal yapısında olmayan bir özelliğin bitkiye işlendiği, genetiği değiştirilmiş ürünleri de kabul etmeyi içerir. Bu özellikler böceklere direnç, kuraklığa tolerans, A vitamini üretimi veya güneşin daha verimli kullanılarak CO₂ şekere dönüştürülmesi olabilir. GDO'lu besinler kesinlikle geleceğimizin beslenmesinde önemli bir yer tutacak. Daha verimli bitkilerle, sadece ABD'nin orta batısında yetişen bitkilerle şimdikinden 200 milyon daha fazla insanı besleyebiliriz.

(Ön Açıklama: Genetiği değiştirilmiş bitkiler doğal değildir. Bu doğru. Peki doğal bitkiler gerçekten sevilir mi! Örneğin yabani mısır doğaldır. Markette gördüğümüz o iştah açıcı koçanlardan epey farklıdır. Aslında mısırın orijinal hali olan teosinte, sert kabuklu ve tadı pek de iyi sayılmayan cılız bir bitkiydi. İnsanlar binlerce yıl önce bu yabani mısırları tarlalarına ekmeye başladılar. Sonraki yıllarda, içlerinden tadı biraz daha güzel olanların tohumlarını seçip tekrar ektiler. Bu döngü nesiller boyu, binlerce yıl devam etti. Her seferinde daha tatlı, daha yumuşak olanlar elenerek bugünkü mısırlar elde edildi. Aslında insanlar farkında değillerdi ama tohumları sürekli eleyerek mısır üzerinde devasa bir genetik seçilim uygulamış oldular. Mısırın genlerini kendi damak tatlarına göre yönlendirmiş oldular! Markette gördüğümüz mısırlar bunlardır; ve pek doğal değildir! Elbette bu durum sadece mısırla sınırlı değil; sofranızdaki diğer pek çok bitkinin genleri de benzer şekilde binlerce yılda değiştirildi. Kısacası, insanlık farkında olmadan bitkilerin genetiğiyle zaten hep oynuyordu. Günümüz teknolojisi ise atalarımızın binlerce yılda yapabildiği bu köklü değişiklikleri, daha bilinçli olarak sadece birkaç günde yapabilmeyi sağlıyor!)
Bu ürünler "doğal olmayan" nitelikte oldukları için kötü bir şöhrete sahiplerdir ancak bu görüşe sahip olan birçok insan, doğal olduğunu düşündüğümüz gıdaların çoğunun zaten önemli bir genetik manipülasyona tabi tutulduğunun farkında değiller. Markette gördüğünüz mısır koçanları, modern mısırın köken aldığı yabani bitkiye hiç benzemez. 9.000 yıl boyunca, teosinte olarak bilinen parmak uzunluğundaki çim, bitkinin genomunda belirgin değişiklik oluşturup daha büyük koçanlar ve daha dolgun, yumuşak, şekerli tanelere sahip, daha çok sıra elde etmek için tarımsal olarak toprağa işlendi. Yemeye doyamadığımız elmalar, vahşi atalarına biraz daha fazla benzerlik gösterir. Ancak bu atalardan birini bulana aşk olsun, gezegenden neredeyse silindiler. Diyetlerimiz için büyük bir kayıp değil çünkü modern elmaların en büyük genetik akrabası olan Malus sylvestris, neredeyse yenmez durumda.

(Bitkilerin genleri değiştirilerek daha dayanıklı hale getiriliyor. Bu bitkiler özellikle küresel ısınmaya karşı daha dirençliler! Doğal olan bitkiler ise küresel ısınma sonucu yok olacaklar.)
2016'da ABD Ulusal Bilimler Akademisi, genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili yayınladığı kapsamlı bir raporda, küresel ısınmanın geleneksel çiftlik ürünlerini tehdit ettiği bir durumda, laboratuvarda modifiye edilmiş bitkilerin gezegenin artan insan popülasyonunu beslemek için hayati önem taşıyabileceğini belirtti. Ve son yirmi-otuz yıldaki sayısız başka rapor kamuoyu endişelerini gidermek için yeterli olmadığından, raporun yazarları, Akademi'nin GDO'lu ürünler ile ilgili, hem insan tüketimi hem de çevre için güvenli olduğu konusunda görüşünü bir kez daha teyit ettiler.
Şüpheci olmak yanlış değil ancak binlerce çalışmanın sonucu olan kanıtlara kulak tıkayamazsınız. İklim değişikliğinin bir tehdit olduğuna inanıyorsanız, GDO'ların öyle olduğunu söyleyemezsiniz çünkü GDO'ların güvenli olduğuna dair kanıtlar, iklim değişikliğinin meydana geldiğine dair kanıtlardan daha güçlüdür.

(GDO’lar güvenlidir ve verimlidir. Daha çok insanı doyurabilir!)
Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Bilimde İlerleme Derneği ve Amerikan Tıp Derneği de DSÖ'nün belirttiği, "Bu tür gıdaların, genel nüfus tarafından tüketilmesi sonucunda insan sağlığı üzerinde hiçbir etki gözlenmemiştir", ibaresini teyit ettiler. Dahası bu yiyecekler, dünyamızda zaten açlık çeken milyarlarca insanı ve önümüzdeki yıllarda dünyamıza katılacak ilave milyarlarca insanı besleme zorluğunun üstesinden gelmek için hayati bir öneme sahip olabilirler.

(Çok sayıda fakir insan A vitaminine ulaşamadıkları için ölüyor. Bitkilerin genleri değiştirilerek daha yararlı olması sağlanabilir. A vitamini sağlayan GDO’lar artık üretilebiliyor! Adı - Golden Rice - Altın Pirinç! Rengi de altın gibi sarı.)
Dünyayı şimdi ve gelecekte beslemek istiyorsak güvenli yeni teknolojileri benimsememiz gerekiyor. UNICEF'e göre, fakir ailelerin tamamen güvenli mahsuller aracılığı ile diyetlerine daha fazla A vitamini almaları durumunda her yıl iki milyona yakın ölüm önlenebilir. A vitamini takviyeleri gerektiği kadar etkili değil. 2015 ve 2016 arasında, en yüksek çocuk ölüm oranlarına sahip beş ülkede, A vitamini takviye kapsamı yarıdan fazla düştü.
Yüzden fazla Nobel Ödülü sahibi tarafından imzalanan açık bir mektup, hükümetleri genetiği değiştirilmiş organizmaları onaylamaya davet etti. "Bunu bir 'insanlık suçu' kabul etmeden önce dünyada kaç fakir insan ölmeli?" diye yazdılar. Bir milyar insanı daha besleyici gıdalarla besleyebiliriz. İklim değişikliği nedeniyle başka seçeneğimiz kalmayabilir.

(Tarlada et yetiştirmeyi hayal edebiliyor musunuz! Bu çok garip geliyor değil mi. Ama bu başarıldı. Bir bitki mahsul olarak et verecek şekilde genleri yeniden düzenlenebildi! Bu bitkiler hayvanlardan çok daha verimli şekilde et sağlayabiliyorlar. Üstelik bu tasarlanmış bitkiler sayesinde hayvanların da canları kurtulmuş olacaktır!)
Kesim hayvanlarından elde ettiğimiz et ürünlerinin muazzam çevresel maliyetlerini çekmeyecek şekilde küresel protein talebini nasıl karşılayacağımızı bulmak zorundayız. Bize neredeyse ete yakın ürünler veren, "kanayan bitki leghemoglobin" %99 daha az suya ve %93 daha az toprağa ihtiyaç duyuyor ve %90 daha az sera gazı ile üretiliyor. Gezegenimizi daha fazla bozmadan, lezzetli proteine olan iştahımızı beslemek istiyorsak son zamanlarda çok yaygınlaşan bu yenilikleri desteklememiz gerekecek.

(Yeni CRISPR teknolojisi sayesinde, dışarıdan hiçbir yabancı DNA eklemeden, bitkinin kendi genleri üzerinde hatasız düzenlemeler yapılabiliyor. Bu yöntemle bitkileri daha dayanıklı ve verimli hale getirmek, artık sadece bir kod düzeltmesi kadar kolay bir işlem!)
Hiç şüphe yok ki bu yüzyılın en büyük teknolojik gelişmelerden biri, 2012'de hassas, programlanabilir "genom düzenlemesi"nin keşfi olmuştur. Diğer birçok buluşta olduğu gibi, düzinelerce parlak insan öncülüğünü yapsa da İsveç'teki Moleküler Enfeksiyon Tıbbı Laboratuvarı'nda çalışan Emmanuel Charpentier ve UC Berkeley'den Jennifer Doudna, RNA tabanlı "GPS" veya "kılavuz"a sahip bakteriyel Cas9 proteininin bir DNA kesme enzimi olduğu konusundaki olağanüstü keşifleriyle en büyük şöhreti hak ettiler. Ertesi yıl, her ikisi de Boston'da bulunan MIT'ten Feng Zhang ve Harvard'dan George Church, sistemin insan hücrelerini düzenlemek için kullanılabileceğini kanıtladı. Onlar da ünlüler kervanına katıldılar ve çok değerli bazı patentlerin sahibi oldular. Bu keşfin haberi, laboratuvarımda hızla yayıldı. Gerçek olamayacak kadar iyi görünüyordu ama gerçekti.
Bu teknoloji, Cas9'un doğal DNA hedefi olan, "Düzenli Aralıklarla Kümelenmiş Kısa Palindromik Tekrarlar" anlamına gelen kelimelerin baş harflerinden oluşmuş, konuşma dilinde CRISPR olarak bilinir. Cas9 ve şimdilerde diğer bakterilerden elde edilen düzinelerce diğer DNA düzenleme enzimi, herhangi bir yabancı DNA kullanmaksızın bitki genlerini hatasız bir şekilde değiştirebilir. Doğal şekilde meydana gelen değişikliklerin tam olarak aynılarını yaratabilir. CRISPR, yasaklanmamış bir işlem olan, tohumları radyasyonla bombalamaktan çok daha "doğaldır".

(Avrupa Birliği CRISPR yöntemiyle oluşturulan GDO’ları yasakladı. Amaçları kendi çiftçilerini korumaktı! ABD şirketlerinin patentli bitkilerinin Avrupa’da yayılmasından korktular; ABD’nin ticari üstünlük sağlamasını istemiyorlardı. Ama aslında çiftçilerini bu verimli, dayanıklı ve yararlı bitkilerden mahrum etmiş oldular!)
Bu nedenle, 2018'de Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın aldığı karar ABD için çok beklenmedikti. Mahkeme, CRISPR yapımı gıdaların, küçük ölçekli çiftçiliğin çıkarlarını savunan Fransız tarım birliği Confédération Paysanne ve diğer sekiz grubun lehine yasaklanmasına karar verdi.
Bu karar, bilime meydan okuyor. Avrupa'nın küresel ısınmayla daha iyi başa çıkmasını sağlamak yolunda, çevresel yükü hafifletebilecek, yoksulların sağlık düzeylerini iyileştirebilecek sağlıklı yiyecekleri yasaklıyor. Karar ayrıca, gelişmekte olan ülkeleri, insanlarının yaşamları ve toprakları üzerinde son derece olumlu etkisi olabilecek CRISPR ile modifiye edilmiş mahsullerden uzak tutuyor.
Karar metni, bunun tüketicileri GDO'nun tehlikelerinden korumaya yönelik bir karar olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Karar, ABD patentli ürünlerin AB'ye girmesini önlemeye yönelik küresel bir ticaret savaşının parçasıdır. ABD Tarım Bakanı Sonny Perdue'nun tepkisi, cevabında çok açık belli oluyordu: "Hükümet politikaları, gereksiz engeller yaratmadan veya yeni teknolojileri haksız yere damgalamadan bilimsel yeniliği teşvik etmelidir. Ne yazık ki, bu haftanın AAD kararı bu anlamda bir gerilemedir. Çünkü dar bir bakış açısıyla, yeni genom düzenleme yöntemlerinin, Avrupa Birliği'nin genetiği değiştirilmiş organizmaları yöneten geri kalmış ve güncelliğini yitirmiş düzenlemelerine uygun olmasını şart koşmaktadır."
Elbette uluslar geçim kaynakları tehdit altında olduğunda çiftçilerine destek olmalıdır ancak bunu yapmanın başka yolları da var. Ticaret kısıtlamalarını haklı çıkarmak için "tehlikeli bilim" örtüsünü kullanmak, başta buna en çok ihtiyaç duyanlar olmak üzere gezegendeki herkes için inciticidir.


Alıntı: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


26 Şubat 2026 Perşembe

Bağışıklık Sistemimiz Kanseri Avlayabilir mi! – Biyoteknoloji

 

Aşıyla vücuda bir virüsün etkisiz hale getirilmiş hali verilir. Bu sayede bağışıklık sistemimiz o virüsü güvenli bir ortamda tanır. Nasıl bir savunma yapması gerektiğini öğrenir. Bağışıklık hücrelerimiz gelecekte gerçek zararlı virüsle karşılaştığında onu hemen tanır. Ve öğrendiği savunmayı yapar. Virüsü avlar ve öldürür!

Maalesef bağışıklık sistemimiz kanserli hücreleri tanıyamaz. Ama sonunda bu duruma bir çözüm bulundu. Bağışıklık hücrelerine bir gen ekleniyor. Bu işlem Kanser Aşısı etkisi yapıyor! Bağışıklık sistemi artık kanserli hücreleri tanıyabiliyor. Kanser hücrelerini avlayıp öldürüyor!☺

***

Ne tür bir kanserle uğraştığımıza dair daha kesin bir fikrimiz olduğunda, bununla baş edebilmek için yeni ortaya çıkan teknikleri uygulayabiliriz. Hatta bir hastanın spesifik tümörüne karşı özel olarak tasarlanmış bir tedavi tasarlayabiliriz. Böylece, büyüme veya vücudun başka bir yerine atlama şansı gelişmeden önce onu yok edebiliriz. Hastalıkla mücadele için geliştirilen en heyecan verici yeniliklerden biri olan CAR T-hücre terapisinin ardındaki fikir budur.

Bu tedavide doktorlar, hastanın kanından çıkardıkları bağışıklık sistemi hücrelerine bir gen ilave ederek hücrelerin hastanın tümörü üzerindeki proteinlere bağlanmalarını sağlar. Laboratuvarda toplu hâlde üretilen ve daha sonra hastanın vücuduna yeniden zerk edilen CAR T-hücreleri, vücudun öz savunmasını kullanarak kanser hücrelerini avlar ve öldürür.

Daha önce tartıştığımız bir başka immüno-onkolojik yaklaşım olan kontrol noktası blokaj tedavisi, kanserli hücrelerin bağışıklık sistemimiz tarafından tespit edilmekten kaçma yeteneğini ortadan kaldırır. Bu teknikle ilgili erken çalışmaların çoğu, laboratuvarı Harvard Tıp Fakültesi'nin üst katında bulunan Arlene Sharpe tarafından yapıldı. Bu yaklaşımda, kanser hücrelerinin kendilerini normal hücreler gibi gösterme yeteneklerini ortadan kaldırmak, sahte pasaportlarına el koymak ve böylece T-hücrelerinin dost ve düşman arasında ayrım yapmasını kolaylaştırmak için ilaçlar kullanılır. Bu tedavi, eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın doktorları tarafından, radyoterapi ile birlikte beynindeki ve karaciğerindeki melanomla savaşmasına yardım etmek için kullanılan yaklaşımdı. Bu yenilikten önce, başkana konulan teşhis istisnasız ölümle sonlanıyordu.

CAR-T tedavisi ve kontrol noktası blokaj tedavisi en fazla on senelik uygulamalardır. Ve devam etmekte olan yüzlerce başka immüno-onkolojik klinik çalışma var. Şu ana kadar elde edilen sonuçlar, bazı çalışmalarda %80'in üzerinde remisyon oranları ile çok umut vericidir. Kariyerlerinin tamamını kanserle savaşa adamış doktorlar, bunun bekledikleri devrim olduğunu söylüyorlar.

Alıntı: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


24 Şubat 2026 Salı

Yeniden Gençleşmek Mümkün Olabilecek mi! (Bölüm 2) – Biyoteknoloji

Önce yaşlanmanın gerçek nedenini özetleyelim: Epigenetik, DNA’nın üzerinde yer alır ve hangi genlerin okunacağını belirleyen bir rehber görevi görür. Böylece kalpte oluşan bir hücre sadece kalple ilgili genleri okur ve kalp hücresine dönüşür; karaciğerdeki ise sadece karaciğer genlerini okuyarak karaciğer hücresine dönüşür. David Sinclair’e göre yaşlanma, tıpkı bir DVD’nin zamanla çizilmesi gibi bu okuma bilgisinin bozulmasıdır. Yıllar geçtikçe epigenetik bozulmaya başlar. Hücreler yanlış genleri okur ve hasarlı hücrelere dönüşerek yaşlılık belirtilerini başlatır.

Yaşlanmak hep kaçınılmaz olarak mı kalacaktır? Artık bu durumun mucizevi bir çözümü olabilir; çoğu insan buna şaşıracak ve hatta inanmakta isteksiz olacaktır! Hücrelere uygulanan OSK yeniden programlama genleri, hücreyi başlangıçtaki "temiz" epigenetiğine kavuşturur; yani DVD cilalanmış olur. Bu hücre bölündüğünde ortaya genç ve sağlam bir hücre çıkar. Dokular gençleşmeye başlar. David Sinclair, 2023 yılında bu "Yaşlanmanın Bilgi Teorisi"ni laboratuvar ortamında kesin olarak kanıtladı.

Yapılan deneyde farelerin DNA'sına zarar vermeden sadece epigenetik paketlemesini bozdular. Fareler hızla yaşlandı! Ardından OSK genlerini uygulayarak epigenetiğin onarılmasını sağladılar. Fare yeniden gençleşti. Evet, farenin tüm bedeni yeniden gençleşti! Bu deney, yaşlanmanın temel nedeninin DNA hasarı değil, epigenetik bozulma (bilgi kaybı) olduğunu kanıtladı. Üstelik OSK uygulanarak bu bozulmanın onarılabileceğini ve bedenin tekrar gençleştirilebileceğini kesin olarak gösterdi!

Burada David Sinclair teorisini oluştururken izlediği adımları anlatıyor. Bu teknoloji henüz deneme aşamasında, insanlara uygulanmaya hazır değil. Ama sonraki nesil şanslı görünüyor!☺ Acaba bebeklere uygulanan Hepatit B Aşısı gibi gelecekte Gençleştirme Aşısı da zorunlu mu uygulanmalı. David Sinclair bu konuda da ilginç örnekler veriyor.☺

Not: Paragraf başlarında parantez içinde ön bilgiler verilmiştir.

***

(Farelerde Yamanaka Faktörlerini kodlayan genler haftada 2 gün etkinleştirildi. O fareler kardeşlerine göre daha genç kaldılar ve %40 daha uzun yaşadılar.)
Barcelona'daki Biyotıp Araştırma Enstitüsü Hücresel Plastisite ve Hastalık Laboratuvarı'nın lideri Manuel Serrano ve San Diego'daki Salk Biyolojik Araştırma Enstitüsü'nden Juan Carlos Izpisua Belmonte, doksisilin enjeksiyonu ile çalışır hale getirilebilecek, doğuştan tüm Yamanaka faktörlerine sahip fareler tasarladılar. Şimdilerde çok bilinirlik kazanan 2016 tarihli bir çalışmada Belmonte, LMNA diye bilinen, normalden erken yaşlanan bir fare ırkının Yamanaka faktörlerini, ömürleri boyunca haftada sadece iki gün tetikledi. Fareler, tedavi uygulanmayan kardeşlerine kıyasla daha genç kaldılar ve %40 daha uzun yaşadılar. Aynı çalışmada, normal yaşlı farelerin cilt ve böbreklerinin de daha çabuk iyileştiğini gösterdi.

(OSK Yeniden Programlama uygulanan fareler yeniden görmeye başladı! OSK, Yamanaka Faktörlerininden c-Myc geninin çıkarılmasıyla sağlanır.)
Ksander'in bir önceki sabah gözlemlediği sonuç, araştırma hayatının en heyecan verici günüydü: OSK yeniden programlama virüsümüz, farenin görme yetisini geri kazandırmıştı.
Birkaç hafta sonra Meredith, yeniden programlamanın göz içi basıncının artışı sonucu oluşan glokomun neden olduğu görme kaybını da tersine çevirdiğini gösterdi.
"Ne keşfettiğimizin farkında mısınız?" diye sordu Bruce. "Diğer herkes glokomun ilerlemesini yavaşlatmak için çalışıyor. Bu tedavi, yeniden görmeyi sağlıyor!"

(OSK Yeniden Programlama uygulanan optik sinir hücrelerinde yaşlanma saati tersine işledi. Yaşlı fareler tekrar görmeye başladı!)
EPİGENETİK YENİDEN PROGRAMLAMA, OPTİK SİNİRLERİN YENİDEN GELİŞMESİNİ SAĞLAR VE YAŞLI FARELERİN GÖRME YETENEĞİNİ GERİ KAZANDIRIR. Yaşlanmanın Bilgi Teorisi, görme kaybının mutasyonlar sırasında oluşan, genetikten ziyade epigenetik bilgi kaybı olduğunu öngörür. Fareler, Oct4, Sox2 ve Klf4 adı verilen yeniden programlama genleri ile enfekte edilirler. Böylece, hücrelerin yaşlanması, DNA'daki doğru metil etiketlerini kaldıran TET enzimleri tarafından tersine çevrilir, yaşlanma saati tersine işlemeye başlar ve bu süreç hücrelerin yenidoğanlar gibi hayatta kalmalarını ve büyümelerini sağlar.

(OSK Yeniden Programlama uygulanan sinir hücreleri yaşlanmıyor ve ölmüyor! Hasarlı hücreler OSK uygulanmazsa ölüyor.)
Claude Shannon'ın söylemiyle düzeltme cihazı, OSK genleriyle hücreleri enfekte ettiğimizde çalışır hâle gelir. Hücre bir şekilde gözlemciyle nasıl iletişim kuracağını bilir ve düzeltme verilerini kullanarak orijinal sinyali genç bir hücreninkiymiş gibi eski hâline döndürür.
Yuancheng için yeni sinirler geliştirmek ve görme yetisini geri kazandırmak yeterli değildi. Hasarlı nöronların DNA'sı incelendiğinde, yeniden programlama faktörleri tarafından engellenmeye çalışılan çok hızlı bir yaşlanma programından geçiyor gibi görünüyorlardı. Yeniden programlama faktörlerini alan nöronlar yaşlanmadılar ve ölmediler. Radikal bir fikir olsa da çok mantıklı; şiddetli hücresel hasar, hayatta kalma devresini engelliyor ve saat bir şekilde tersine dönmedikçe yaşlanmayı hızlandırarak hücre ölümüne yol açıyor.

(Gelecekte omurilik yaralanmaları bile onarılabilir ve felç tedavi edilebilir. Çünkü sinir hücrelerinin tekrar büyümesi ve bağlantı kurması sağlanabildi.)
En azından, gelecek çok ilginç görünüyor. Vücudumuzdaki onarılması en zor alanları onarabilir ve yenilenmesi en zor hücreleri yeniden oluşturabilirsek vücudumuzun ihtiyaç duyduğu herhangi bir hücre türünü yeniden üretemememiz için hiçbir neden yok. Bu, yeni omurilik yaralanmalarını onarmak anlamına gelebileceği gibi, aynı zamanda vücudumuzda yaşlanma ile hasara uğrayan, karaciğerden böbreğe, kalpten beyne kadar diğer doku türlerinin yeniden oluşturulması anlamına da gelebilir. Bu durumda hiçbir şey olanaksız değil.

(Bebeklere uygulanan Hepatit B Aşısı gibi gelecekte Gençleştirme Aşısı da zorunlu mu uygulanmalı; yoksa isteyen insanların yaşlanma özgürlüğü olmalı mı.)
Yeniden programlama, hastalık önleme amaçlı kullanım için yeterince güvenli hale gelirse, teknolojiyi etik kurallara oturtmak çok daha zor hale gelir. Hangi yaşta verilmeli? Antibiyotik aktivatörü veya yeniden programlama reçete edilmeden önce bir hastalığın ortaya çıkmasını mı beklemeliyiz? Ana akım doktorlar yardım etmeyi reddederse, insanlar yurtdışına mı gitmeli? Teknoloji sağlık maliyetlerinde anlamlı bir tasarruf sağlarsa, kullanımı zorunlu kılmalı mıyız?
Ve çocukların daha uzun, daha sağlıklı hayatlar yaşamalarına yardımcı olabilirsek bunu yapmak için ahlaki bir yükümlülüğümüz var mı? Yeniden programlama teknolojisi, bir çocuğun gözünü onarmaya veya bir omurga hasarının iyileşmesine yardımcı olabilecekse, genler bir kaza meydana gelmeden önce kişiye uygulanmalı mı? Ambulansta bir damla antibiyotik ile başlayacak şekilde genler, anında aktif olacak halde hazır tutulmalı mı?
Çiçek hastalığı gezegenimize geri dönecek olsaydı, çocuklarını aşılamayı reddeden ebeveynler toplumdan dışlanırdı. Yaygın bir çocukluk hastalığının güvenli ve etkili tedavisi mevcutken, bunu çocuklarının hayatını kurtarmak için kullanmayan ebeveynler, parens patriae doktrini hükmünce çocukları üzerindeki velayetlerini kaybedebilirler.
Her insan özgürce yaşlanma hürriyetine sahip olmalı mı? Yoksa bu seçim, çoğu durumda aşı kararları verilirken olduğu gibi, hem bireylerin hem de insanlığın iyiliği için mi yapılmalıdır? Gençleştirilmeyi tercih edenler, etmeyenlerin yerine ödeme yapmaya devam etmek zorunda kalır mı? Vaktinden önce aile bireylerine yük olacağını bildiğin halde gençleştirilmeyi kabul etmemek ahlaki açıdan yanlış mı?

(Aslında ilk Genetiği Değiştirilmiş Bebekler 2018’de yaratılmıştı bile!☺ Gerçi OSK yöntemiyle hücreleri gençleştirmek, genetik kodu değiştirmek değildir. Hücrenin orijinal DNA dizilimine dokunulmaz. Ama genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) üzerinde yıllardır süregelen "doğaya müdahale" tartışmaları, yakında gençleşme teknolojileri için de alevlenecektir.)
Çinli araştırmacı He Jiankui, 2018'in sonlarında, dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş çocuklarının yaratılmasına yardımcı olduğunu bildirdi. Doğan ikiz kızlar, bilim çevrelerinde "tasarımlanmış bebek" yapmak için genlerle oynamanın etiği hakkında tartışmalara yol açtı. Embriyolarda DNA hasarına neden olmanın yan etkileri ve gen düzenlemenin hassasiyeti konuları henüz tam olarak anlaşılamadığı için bilim camiasının tepkisi oldukça olumsuzdur. Söze dökülmemiş başka bir neden ise biliminsanlarının, gen düzenleme teknolojilerinin gerçek potansiyeli anlaşılmadan, GDO'ların yolundan gideceği ve politik veya mantık dışı nedenlerle yasa dışı hâle geleceği ile ilgili endişeleridir.
Bu korkular temelsiz olabilir. İlk genetiği değiştirilmiş çocuk haberleri 2000'lerin başında çıksaydı, küresel tartışmalara yol açar ve aylarca haber gündemini işgal ederdi. Protestocular laboratuvarlara saldırır ve devlet başkanları bu teknolojinin embriyolar üzerinde kullanımını yasaklardı. Ama zaman değişti. İnternette saatler süren bir haber döngüsünden sonra hikâye dünyanın önceliklerinin değişmesi ile sadece birkaç gün manşette kalabildi.

Alıntılar: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair

5 Ekim 2025 Pazar

Ölümsüzlük Arayışı - Bilim


Bu çok eski bir arayış ancak yeni olan şey, gezegendeki en zengin insanlardan bazılarının ilgisini çekmiş olması. Aslına bakarsanız Silikon Vadisi'nden girişimciler yaşlanma sürecini alt etmek için milyonlar harcıyorlar. Tüm dünyayı kablolarla donatmak yetmedi, bir sonraki amaçları sonsuza kadar yaşamak. Örneğin Google'ın kurucularından Sergey Brin "ölüme çare bulmaktan" başka hiçbir şey ummuyor. Brin tarafından yönetilen Calico ise bu sorunu çözmek için bir ilaç şirketi olan AbbVie'yle olan ortaklığına nihayetinde milyonlar aktarabilir. Oracle'ın kurucularından Larry Ellison faniliği kabullenmenin "anlaşılmaz" olduğunu düşünüyor. İnternet alanında çalışan Rus iş insanı Dmitry Itskov 10 bin yıl yaşamayı düşünürken, PayPal'in kurucularından Peter Thiel daha mütevazı bir şekilde 120 yıl kadar yaşamak istiyor. Brin gibi insanların desteği ve teknolojik gelişmeler sayesinde nihayet bu tarihi gizemi çözmek için modern bilimin tüm gücünü kullanabilir ve yaşam süremizi uzatabiliriz.

Son zamanlarda bilim insanları yaşlanma sürecinin en derin sırlarından bazılarını su yüzüne çıkardı. Yanlış başlangıçlarla süren yüzyılların ardından artık umut verici görünen, birkaç güvenilir ve sınanabilir kuram mevcut. Bunlar arasında kalori kısıtlaması [caloric restriction], telomeraz ve yaş genleri var.

Kalori kısıtlaması, bir hayvanın beslenme düzeninde kalori alımını ciddi bir biçimde sınırlama olarak adlandırılır. Ortalama olarak, yüzde 30 daha az kalori tüketen hayvanlar yüzde 30 oranında daha uzun yaşar. Bu; maya hücreleri, solucanlar, böcekler, fareler ve sıçanlar, kediler ve köpekler ile şimdi de primatlar üzerinde kanıtlanmıştır. Aslına bakarsanız bu yöntem, bilim insanları tarafından hayvanların tamamının yaşam süresini değiştirmek üzere şimdiye kadar sınanmış ve evrensel olarak kabul görmüş tek yöntemdir. (Henüz sınanmamış tek önemli hayvan insandır.)

Kuram, hayvanların vahşi yaşamda doğal olarak açlık sınırında yaşadığı yönündedir. Bu hayvanlar bolluk zamanında sahip oldukları sınırlı kaynakları üremeye ayırırken zor zamanlardaysa kaynaklarını korumak için kış uykusuna yakın bir duruma girerek kritik sürecini geçirirler. Hayvanları daha az beslemek ikinci biyolojik tepkiyi tetikler ve daha uzun yaşarlar.

Ne var ki kalori kısıtlamasının bu hayvanların halsizleşmesine, ağırkanlı hale gelmelerine ve cinselliğe olan ilgilerini yitirmelerine neden olmak gibi bir sorunu vardır. Böylelikle birçok insan yüzde 30 oranında daha az kalori alma görüşüne ayak direr. Bu nedenle ilaç endüstrisi bu süreci yöneten kimyasalları bulmayı ve göze batan yan etkileri olmadan kalori kısıtlamasının gücünden yararlanmayı arzuluyor.

Yakın zamanda resveratrol adında gelecek vadeden bir kimyasal ayrıştırılmıştır. Kırmızı şarapta bulunan resveratrol, yaşlanmanın temel bir bileşeni olan oksitlenme sürecini yavaşlattığı ortaya konmuş olan sirtuin molekülünün etkinleştirilmesine destek olur. Bu da bedenin yaşlanmaya bağlı moleküler hasardan korunmasına yardımcı olabilir.

Bir keresinde bu kimyasallarla yaşlanma süreci arasında bağlantı olduğunu gösteren ilk araştırmacılardan olan MIT'den Leonard P. Guarente'yle bir söyleşi yapmıştım. Bunu bir gençlik pınarı gibi benimseyen, beslenme alışkanlıklarına karşı aşırı hevesli insanların sayısından dolayı şaşkınlık içindeydi. Mesele ve resveratrol ile bu kimyasalların bunda payı olabilirdi. Bu olasılıkları araştırmak için Elysium Sağlık adında bir şirketin kurucuları arasında bile yerini aldı.

(Ön Not: Hücreler bölünerek vücudu sürekli yeniler. Yıllar geçer. Hücreler artık bölünemediğinde vücudu yenileyemez. O vücut artık yaşlılık belirtileri göstermeye başlar. Bir hücre her bölündüğünde telomer adı verilen kromozomların uçları bir parça kısalır. Nihayetinde telomerler öylesine kısalır ki kaybolur ve kromozomlar çökmeye başlar. O hücre artık bölünemez. Dolayısıyla vücudu yenilemekte bir etkisi kalmaz!)
Yaşlanmanın nedenini ortaya çıkaran bir diğer ipucu da biyolojik saatinizin düzenlenmesinde etkili olan telomerazdır. Bir hücre her bölündüğünde telomer adı verilen kromozomların uçları bir parça kısalır. Nihayetinde telomerler ortalama elli, altmış bölünmenin ardından öylesine kısalır ki kaybolur ve kromozomlar çökmeye başlar. Böylelikle hücre bir yaşlılık durumuna geçerek artık doğru bir biçimde işlev gösteremez. Yani bir hücrenin kaç kez bölünebileceğine ilişkin Hayflick sınırı adı verilen bir sınır söz konusudur. (Dr. Leonard Hayflick'e, ölümün çaresi için Hayflick sınırının bir şekilde tersine döndürülüp döndürülemeyeceğini sorduğumda bana gülmüştü. Son derece kuşkucu bir insandı ve bu biyolojik sınırın yaşlanma sürecinde temel bir gereklilik olduğunun farkındaydı. Yine de sonuçları üzerine çalışmalar halen sürüyor ve yaşlanma, farklı birçok yol içeren, karmaşık bir biyokimyasal süreç olduğundan bizler insanlardaki o sınırı değiştirmekten çok uzağız.)

Nobel ödüllü Elizabeth Blackburn bu konu hakkında daha iyimserdir ve "Genetik dahil olmak üzere her belirti, yaşlanmayla başa gelen fena şeyler ile [telomerler arasında] bir kısım nedensellik olduğunu söyler." der. Kısalan telomerler ve belirli hastalıklar arasında da doğrudan bağlantı olduğunu ifade eder. Örneğin kısalmış telomerleriniz varsa yani telomerleriniz uzunluk bakımından dipteki üçte birlik bölümdeyse kalp ve damarlara ilişkin rahatsızlıklara sahip olma riskiniz yüzde 40 daha fazladır. Blackburn; sözlerini, "Kalp hastalığı, şeker hastalığı, kanser ve hatta Alzheimer gibi öldürücü hastalıkların altında yatan neden telomer kısalması gibi duruyor." diye tamamlıyor.

Son zamanlarda bilim insanları Blackburn ve meslektaşları tarafından keşfedilen ve telomerlerin kısalmasını engelleyen bir enzim olan telomerazla deneyler yapıyor. Bu bir bakıma "saati durdurabilir." Deri hücreleri telomeraza daldırıldığında Hayflick sınırının çok ötesinde, sonsuz kez bölünebilirler. O sıralar Geron Şirketi'nde olan ve telomerazla deneyler yapıp laboratuvarda bir deri hücresini "ölümsüzleştirebileceğini," böylece onu sonsuza kadar yaşatabileceğini iddia eden Dr. Michael D. West'le görüşmüştüm. Laboratuvarındaki deri hücreleri, yalnızca elli, altmış değil, yüzlerce kez bölünebiliyordu.
(Not: Gelecekte hücrelerin sürekli bölünmesini sağlayacak bir yöntem keşfedilebilir. Böylece vücut da sürekli yenilenir. Yaşlanma süreci tarihe karışır!)

Ne var ki telomerazın büyük bir dikkatle düzenlenmesi gerektiği vurgulanmalıdır çünkü kanser hücreleri de ölümsüzdür ve bu ölümsüzlüğe erişmek için telomerazlardan yararlanırlar. Aslına bakarsanız kanser hücrelerini normal hücrelerden ayıran şeylerden biri, sonsuza kadar yaşamaları ve sonunda sizi öldürebilecek olan tümörleri oluşturarak sınırsız bir şekilde çoğalmalarıdır. Bu durumda kanser, telomeraz kullanımının istenmeyen bir yan ürünü olabilir.

YAŞLANMANIN GENETİĞİ

Yaşlanmayı yenmek için bir diğer olasılık da gen manipülasyonudur.

Yaşlanmanın büyük oranda genlerimizden etkilenen bir şey olduğu açıkça ortadadır. Kozalarından çıkan kelebekler yalnızca birkaç gün ya da birkaç hafta yaşar. Laboratuvarlarda incelenen fareler genellikle en fazla iki yıl kadar yaşar. Köpekler de insanlardan yedi kat daha hızlı yaşlanarak on yıldan biraz fazla yaşar.

Hayvanlar alemine bakınca, yaşam süreleri hesaplanamayacak kadar uzun olanlarla da karşılaşırız. 2016 yılında araştırmacılar, kutup balinasının 200 yıllık ömrünü aşan Grönland köpekbalığının ortalama ömrünün 272 yıl olduğunu belirterek Science dergisinde onu en uzun yaşayan omurgalı ilan ettiler. Bu köpekbalıklarının yaşlarını, gözlerinde zamanla tek tek, soğan halkası gibi gelişen dokunun katmanlarını inceleyerek bulan araştırmacılar; biri 392, diğeriyse 512 yaşında olabilecek köpekbalıkları bile buldular.

Farklı genetik yapıya sahip değişik türler yaşam sürelerine ilişkin beklenti açısından büyük bir çeşitlilik gösterir. Çalışmalar, tek yumurta ikizlerinin yaşam sürelerinin birbirine çok yakın olduğunu ve rastgele seçilen insanlarda ise bu sürelerin birbirinden çok farklı olduğunu ortaya koymuştur.

Kısacası yaşlanma en azından kısmen bile olsa genlere bağlıysa, işin anahtarı bunu yöneten genleri ayrıştırmaktadır. Buna yönelik farklı yaklaşımlar mevcuttur.

Umut verici bir yaklaşım, gençlerin genlerini incelemek ve daha sonra bu genleri yaşlılarınkilerle karşılaştırmaktır. Bir bilgisayar kullanarak iki grubun karşılaştırılmasıyla yaşlanmanın neden olduğu genetik hasarın çoğunun gerçekleştiği yer hızla yalıtılabilir.

Örneğin bir arabadaki yaşlanma temel olarak oksitlenmenin ve aşınmanın en büyük zararı verdiği motorda gerçekleşir. Bir hücrenin "motorları" da mitokondirilerdir. Şeker burada enerji üretmek için oksitlenir. Mitokondrideki DNA'ya ilişkin yapılan dikkatli bir inceleme, hataların burada yoğunlaştığını gösterir. Umudumuz, günün birinde bilim insanlarının, hücrelerin kendi onarım mekanizmalarını mitokondrideki hataların artışını tersine döndürmekte kullanabilecek olması ve bu sayede hücrelerin yararlı yaşamlarını uzatması yönündedir.

Boston Üniversitesi'nden Thomas Perls, bazı insanların daha uzun süre yaşamaya genetik olarak yatkın olduğu varsayımıyla yüz yaşını aşmış kişilerin genlerini incelemiş ve bu kişileri hastalıklara karşı bir şekilde daha az kırılgan kılan ve genler için yaşlanma sürecini yavaşlattığı görülen 281 gösterge tespit etmiştir.

Yaşlanma mekanizması yavaş yavaş açığa çıkarılıyor ve pek çok bilim insanı bunun gelecek on yıllar içinde yönetilebileceğine ilişkin temkinli bir iyimserlik taşıyor. Görünen o ki araştırmaları, yaşlanmanın DNA'mızdaki ve hücrelerimizdeki hataların toplamından başka bir şey olmadığını ve belki de bir gün bunları yakalayabileceğimizi ya da hatta zararlarını tersine döndürebileceğimizi gösteriyor. (Hatta Harvard'dan bazı bilim insanları araştırmaları konusunda o kadar iyimser ki laboratuvarlarında yapılan ileri yaşlanma çalışmalarından gelir elde etmek için şirketler bile kurdular.)

Sözün özü, genlerimizin ne kadar yaşadığımız konusunda önemli bir payı olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Sorun, bu süreçte hangi genlerin işin içinde olduğunu tespit etmekte, çevresel etkenleri elemekte ve bu genleri değiştirmekte ortaya çıkıyor.

TARTIŞMALI YAŞLANMA KURAMLARI

Yaşlanma hakkındaki en eski anlatılardan biri, sanki gençlik vampir efsanelerindeki gibi bir kişiden diğerine aktarılabilir bir şeymiş gibi, genç birinin kanını içerek ya da ruhunu tüketerek sonsuz gençliğe erişilebileceğidir. Örneğin Sukkubus, öpüştüğünde karşısındaki bedenin gençliğini emerek sonsuza kadar genç kalan güzel bir efsanevi yaratıktır.

Modern araştırmalar bu fikrin gerçekçi bir özü olduğunu gösteriyor. 1956'da Cornell Üniversitesi'nden Clive M. McCoy, iki sıçanın kan damarlarını birbirine dikmişti. Bunlardan biri yaşlı ve bitkin, diğeriyse genç ve zindeydi. McCoy, yaşlı sıçanın gittikçe gençleştiğini, genç içinse durumun tam tersi olduğunu fark ettiğinde büyük bir şaşkınlık yaşamıştı.

Harvard Üniversitesi'nden Amy Wagers on yıllar sonra, 2014 yılında bu deneyi yeniden gerçekleştirdi. Şaşkınlık içinde, fareler arasında yine aynı gençleştirme etkisi olduğunu buldu. Bunun üzerine, bu sürecin nedeni gibi görünen GDF11 adında bir proteini ayrıştırdı. Elde ettiği sonuçlar öylesine dikkat çekiciydi ki Science dergisi bunu yılın en büyük on buluşundan biri olarak seçti. Bu çarpıcı iddiadan bu yana başka gruplar bu araştırmayı yinelemeye çalıştı, ne var ki karışık sonuçlar elde etti. Bu nedenle GDF11'in yaşlanmayla mücadelede değerli bir silah olup olmayacağı halen belirsizliğini koruyor.

Alıntı: İnsanlığın Geleceği - Michio Kaku


Gelecekte yaşlanmayla bağlantılı olabilecek genler tespit edilebilir. O genler değiştirilebilir. Böylece insan vücudu sürekli yenilenmeye başlar. İşte insan da bir Genetiği Değiştirilmiş İnsan olmuştur artık! O günler geldiğinde; bebek yapmak isteyen insanların önlerinde iki seçenek olacak: “Doğal olarak yaşlanan bir bebeğe sahip olmak” ya da “Sürekli yenilenen bir vücuda sahip olarak belki de hiç ölmeyecek bir bebeğe sahip olmak” seçeneklerdir. İkinci seçenek için bebek henüz embriyo halindeyken genlerinin değiştirilmesi gerekiyor! GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) karşıtı insanlar vardır. Onlar çok tereddüt edeceklerdir. Ama onlar bile bebeklerinden bu hakkı esirgeyemeyeceklerdir!

İnsanlar ölümsüz oldukları zaman Dünya nüfusu artmayacak mı! Genlerin değiştirilmesi pahalı bir işlem olacak, muhtemelen ilk dönemlerinde. Bu yüzden bebeklerin genlerinin değiştirilmesi, az sayıda insanda merak uyandırabilecektir. Dünya’ya kendilerinden bir şeyler bırakmak için bebek yapmak, Yaşlanmayan İnsanların zaten ilgilerini çekmeyecektir. Yani nüfus artışının GD İnsanlar yüzünden olmayacağını öngörebiliriz. Biraz daha uzak gelecekte Dünya göç vermeye başlayabilir! Teknolojik gelişmeler sayesinde başka gezegenler de yaşanılabilir hale getirilebilir. İnsanlar o gezegenlere yayılır. Böylece nüfus artışı artık eskisi kadar büyük bir sorun olmaktan çıkar!

4 Ağustos 2024 Pazar

İnsanlar Uzay Koşullarına Nasıl Dayanacak – Konferans

Eğer bir gün Dünya'yı bırakıp evreni keşfetmeyi umuyorsak, vücutlarımızın uzayın zor koşullarında hayatta kalma konusunda daha iyi olmaları gerekecek. Lisa Nip sentetik biyolojiyi kullanarak Dünya'daki mikropların özel güçlerini — radyasyona dayanıklı olma gibi — hasat etmeyi ve böylelikle insanları uzayı keşfetmeye daha uygun bir hâle getirmeyi umuyor. "Kendi genetik kaderimize karar verebilecek kapasitede olacağımız bir zamana yaklaşıyoruz," diyor Nip. "İnsan vücudunun yeteneklerini arttırmanın nasıl olacağı değil, ne zaman olacağı düşünce konusu."


İlkel atalarımız, evleri ve canları tehlikede olunca bilinmeyen yerlere yol almaya daha iyi fırsatlar bulabilmek için cesaret ettiler. Bu kaşiflerin torunları olarak bizim damarlarımızda onların göçebe kanı dolaşıyor. Ama aynı zamanda, öyle görünüyor ki biz rahatlık ve eğlenceyle ve içine karıştığımız savaşlarla bu keşif arzusunu unuttuk. Biz, tür olarak benzersizce Dünya için, Dünya'da, Dünya ile geliştik. Yaşama koşullarımızdan o kadar memnunuz ki Güneş'in hayatının ve kaynaklarının sonlu olduğunu fark edemeyecek kadar meşgul ve umarsız kaldık. Mars ve onunla ilgili tüm filmler uzaya gitmek dürtüsünü yeniden canlandırdıysa da ne yazık ki sadece birkaçımız, ırkımızın kırılgan yapısının uzun uzay yolculukları için hazırlıksız olduğu gerçeğini göz önüne alıyor.
...

Türümüzün yeni bir güneş altında ev bulma yolculuğunda, birçok jenerasyon boyunca, zamanımızın çoğunu yolculuğun kendisinde, uzayda, bir gemide, hava geçirmez bir araçta geçirme olasılığımız geçirmeme olasılığımızdan daha yüksek.

Bir insanın uzayda kesintisiz olarak geçirdiği en uzun süre 12-14 ay dolaylarında. Astronotların deneyimlerinden biliyoruz ki yer çekimsiz ortamda zaman geçirmek kemik erimesi, kas atrofisi, kalp ve damar problemlerinin yanı sıra fizyolojik ve psikolojik olarak sıralanabilecek şikayetler anlamına geliyor. Peki ya yerçekimi çok büyükse ya da içinde bulunacağımız gezegenin yerçekimi bir şekilde farklıysa?
...

Bugüne kadar, bu mekanik teknoloji parçasını veya bu harika yeni nesil robotu, türümüzün uzaydan güvenli bir şekilde geçmesinin garantileyicisi olarak gördük. Mükemmel olsalar da bence bu kocaman elektronik devleri doğanın icat etmiş olduğu bir şeyle bütünleştirmemiz gerek. Mikropla, kendini yenileyebilen, kendisi üretebilen, yaşayan bir makine olan bu tek hücreli organizmayla. Çok az bakım gerektiriyor, tasarımda çok daha fazla esneklik sunuyor, ve tek isteği plastik bir tüpte taşınmak.
(Uzay araçlarıyla birlikte esnek ve dayanıklı yapısı olan mikrop taşınarak hazırlık yapılabilir.)

Mikropların bu yeteneklerinden faydalanmamızı sağlayan branşa sentetik biyoloji deniyor. Bu branş, bize antibiyotikler, aşılar veren ve vücudumuzun fizyolojik ayrıntılarını daha iyi gözlemlememizi sağlayan moleküler biyolojiden geliyor. Sentetik biyolojinin araçlarını kullanarak mikroskobik olsun ya da olmasın herhangi bir organizmanın genlerini inanılmaz bir hızla ve uygun şekilde değiştirebiliriz. İnsan yapımı makinelerimizin sınırları göz önüne alındığında, sentetik biyoloji sadece yiyeceğimizi, yakıtlarımızı ve çevremizi düzenlememiz için bir araç olmakla kalmayacak bunların yanında kendimizin fiziksel yetersizliklerini giderecek ve uzayda hayatta kalmamızı garantileyecek.

Sentetik biyolojiyi uzayı keşfetmede nasıl kullanacağımıza örnek vermek üzere Mars ortamına geri dönelim Mars'ın toprak alaşımı eser miktarda organik madde içeren Hawai'nin volkanik küllerine benziyor. Diyelim ki Mars toprağı Dünya'dan gelen besleyiciler olmadan bitki yetiştirmek için uygun. Böyle bir durumda sormamız gereken ilk soru. "Bitkilerimizi nasıl soğuğa daha dayanıklı yaparız?" olmalıdır. Çünkü Mars'ın ortalama sıcaklığı eksi 60 santigrat derecedir. Sormamız gereken diğer bir soru ise "Bitkilerimizi nasıl kuraklığa dayanıklı yaparız?"dır. Çünkü kırağı hâlindeki suyun çoğu, benim "buharlaşmak" dememden daha önce buharlaşıyor. Aslında biz, balıklardan antifiriz protein genini ve pirinç gibi bitkilerden kuraklığa karşı dayanıklı genlerip alıp onları ihtiyacı olan bitkilere eklemek gibi şeyleri zaten yaptık. Artık kuraklığa ve dona karşı dayanıklı bitkilerimiz var. Dünya'da GDO olarak yani genetiği değiştirilmiş organizmalar olarak biliniyorlar. Bugün ise insan uygarlığının beslenmesi GDO'lar sayesinde gerçekleşiyor. Doğa, bu tarz şeyleri yardımımız olmadan yapıyor zaten. Biz ise bunu yapmak için daha hassas bir yol bulduk.
(Genetiği değiştirilmiş bitkiler Mars koşullarında yetiştirilebilir olacaktır.)
...

İhtiyacımız olan besine ve havaya sahip olacağımızı garantilemenin en iyi yollarından biri, yanımızda yeni ve haşin çevrelere uyum sağlamak için düzenlenmiş organizmalar getirmektir. Diğer bir deyişle bir gezegeni hem kısa hem uzun dönemde yaşanabilir kılmamıza yardım etmeleri için değiştirilmiş organizmalar kullanmak. Bu organizmalar, daha sonra yakıt veya ilaç üretmek üzere düzenlenebilir de.
(Genetiği değiştirilmiş organizmalar ile yeni gezegen insanlar için daha yaşanır hale getirilebilir.)
...

İlham almak için doğaya başvuralım. Dünyadaki canlı bolluğunun arasında ekstremofiller ya da ekstrem koşullarda yaşamayı seven canlılar olarak bilinen bir organizma grubu var. Belki lisedeki biyoloji derslerinden hatırlarsınız. Bu organizmalardan biri de Deinococcus radiodurans adındaki bir bakteridir. Bu bakteri dehidrasyona, soğuğa, vakuma, asitlere ve özellikle radyasyona karşı dayanıklı olmasıyla tanınır. Bu bakterinin radyasyona direnç mekanizması bilindiği hâlde henüz söz konusu genleri memelilere aktaramadık. Bunu yapmak pek de kolay değil. Bu bakterinin radyasyon mekanizmasına ait bir sürü özellik var ve bunları aktarmak bir geni aktarmak kadar kolay değil. Ama bence insan becerisi göze alındığında biraz zaman verildiğinde bunu başarmak o kadar da zor değil. Bu bakterinin radyasyona direnç yeteneğinden bir parça bile alsak şu ankinden çok daha iyi olurdu. Ki şu an sahip olduğumuz tek şey cildimizdeki melanin. Sentetik biyolojinin araçlarını kullanarak radyasyonun ölümcül dozlarında yaşayabilmek için Deinococcus radiodurans'ın becerilerinden yararlanabiliriz.
(Gelecekte, uzaydaki kötü şartlara dayanıklı olabilmek için insan genlerine bile yeni genler eklenebilir. Örneğin radyasyona dayanıklı bir canlının ilgili genleri insan genlerine eklenebilir.)
...

Türümüzün evrendeki yerini bulma mücadelesinde, Dünya harici gezegenlerde hayatta kalması için gereken ilave fonksiyonlarının doğal evrimi için yeterli zamanıımız hep olmayabilir. E.O. Wilson'ın genlerden kaçma çağı dediği kistik fibroz, kas distrofisi gibi genetik bozukluklarımızın çaresine geçici dış ilavelerle baktığımız bir dönemde yaşıyoruz. Ancak geçen her günle birlikte yapay evrim çağına, bir tür olarak bizlerin kendi genetik kaderimize karar verme kapasitesine sahip olacağımız bir çağa yaklaşıyoruz. İnsan vücudunun yeni yeteneklerinin artacağından bahsederken artık nasıl değil, ne zaman diye soruyoruz.
...

Sentetik biyolojinin, bir organizmanın özellikle kendimizin genetik yapısını değiştirmede kullanılması hakkında değerler ve ahlaksal olarak bazı kuşkular yok değil. Kendi genetiğimizi değiştirmek bizi daha az mı insan yapacak? Kaldı ki, insanlık bir şekilde bilinç sahibi olmuş üstün şeyden başka nedir ki? İnsan dehası kendini nereye yönlendirmeli? Elbette öylece oturup kendi dehamıza şaşıp durmak zaman kaybıdır. Bilgimizi, kendimizi dış tehlikelerden ve de kendimizden korumak için nasıl kullanırız. Bu soruları bilime karşı korku yaratmak için değil bilimin bizim için yaptıklarını ve yapmaya devam ettiklerini meydana çıkarmak için soruyorum. İnsanlar olarak, çözümleri ihtiyatın yanı sıra cesaretle tartışmak ve kabul etmek için bir araya gelmeliyiz.

Mars bir hedef, ama son hedefimiz olmayacak. Gerçek son sınırımız, türümüzün inanılmaz zekâsıyla neler yapabileceğimize ve yapmamıza karar vermemiz gereken çizgidir. Uzay soğuk, acımasız ve affetmezdir. Yıldızlara olan yolculuğumuz, bizi kim olduğumuz ve nereye gittiğimiz sorusuna getiren imtihanlarla dolu olacak. Cevaplar ise hayatın kendisinden topladığımız teknolojiyi kullanma veya terk etme arasındaki seçimimizde saklı olacak ve cevaplar bizi bu evrendeki dönemimizden geri kalanlar olarak tanımlayacak.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Yiyeceklerimizin Genleriyle Oynama Meselesi - Konferans
Modern Bitki Aşılama
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
Alıntı: Utandırılmak
Biyoteknolojik Balık ve Yapay Et
Tasarım Bebekler


21 Ekim 2021 Perşembe

Yiyeceklerimizin Genleriyle Oynama Meselesi - Konferans

Pamela Ronald, bitkileri hastalıklara ve strese karşı daha dirençli kılan genleri inceliyor. Göz açıcı bir konuşmada, pirincin uzun süreli su baskınlarına dayanmasını sağlayan bir geni izole etmek için on yıl süren arayışını anlatıyor. Tohumların genetik olarak iyileştirilmesinin 1990'larda Hawaii papayası mahsulünü nasıl kurtardığını gösteriyor ve modern genetiğin bazen sürdürülebilir tarımı ilerletmek ve gezegenimizin büyüyen nüfusu için gıda güvenliğini artırmak için en etkili yöntem olduğunu savunuyor.


Pamela Ronald:
İlk olarak, kocam Raoul ile tanışın. Kendisi organik tarım yapan bir çiftçidir. Çiftliğinde, çeşitli mahsüller ekiyor. Bu çiftliğini sağlıklı tutmak için yapılan ekolojik çiftçilik uygulamalarından biri. Aldığımız tepkileri hayal edin: "Gerçekten mi? Organik tarımcı ve bitki genetikçisi mi? Hiç anlaştığınız oluyor mu?"
Aslında, evet. Ve zor da değil çünkü amacımız aynı. Çevreyi daha fazla tahrip etmeden büyüyen nüfusun beslenmesine yardım etmek istiyoruz. Zamanımızın en büyük sıkıntısı bence bu.

Aslında genetik modifikasyon yeni değil. Hemen hemen yediğimiz her şeyin bir şekilde genetiği değiştirilmiş. Size birkaç örnek vereyim. Soldaki resim modern mısırın antik atası. Sert bir kabukla korunan tek sıra taneler görüyorsunuz. Bir çekiciniz yoksa teosinte ile ekmek yapmak kolay olmayacaktır. Şimdi, muzun antik atasına bakın. Büyük tohumları görebiliyorsunuz. Ve iştah kaçırıcı brüksel lahanası ve patlıcan, ne kadar da güzel (ç.n. alaycı).

Şimdi, bu çeşitliliği yaratmak için, yetiştiriciler yıllar boyunca farklı genetik teknikler kullandılar. Bazıları oldukça yaratıcı. Aşılama denilen işlemi kullanarak iki farklı türü karıştırmış ve yarı domates, yarı patates çeşitliliğini yaratmışlardır. Yetiştiriciler başka genetik teknikler de kullandılar. Örneğin; bitkilerde karakterize edilmemiş mutasyonlara (ç.n. değişim) neden olan raslantısal mutagenes (ç.n. gen değişimi). Çoğumuzun bebeğini beslediği pirinç bu yaklaşımla geliştirildi.

Kendi işlerimden birkaç örnek vermek istiyorum. Dünyanın yarısı için temel gıda olan pirinç üzerine çalışıyorum. Her yıl, potansiyel hasatın yüzde 40'ı haşere ve hastalık nedeniyle zayi oluyor. Bu nedenle, çiftçiler dayanıklı gen taşıyan pirinç çeşitleri ekiyor. Bu yaklaşım neredeyse 100 yıldır kullanılıyor. Lakin, yüksekokula başladığımda, bu genlerin ne olduğunu kimse bilmiyordu. Ta ki, 1990'larda bilim adamları direncin genetik kökenini ortaya çıkarana kadar. Laboratuvarımda, Asya ve Afrika'daki ciddi bir bakteriyel hastalığa bağışıklık için bir geni izole ettik. Bu geni değiştirerek normalde dayanıksız olan pirinci, aşağıdaki iki yapraktan gördüğünüz üzere, enfeksiyona karşı dayanıklı kıldık.

Kenong bu geni bulmak için 10 yıl harcadı. Ve bir gün dedi ki, "Gelin şu deneye bakın. Bunu görmelisiniz." Seraya gittim ve gördüm ki su altında 18 gün kalan geleneksel tür ölmüştü fakat keşfettiğimiz yeni gen ile genetik değişiklik ile ürettiğimiz pirinç türü olan Sub1 yaşıyordu. Kenong ve ben tek bir genin böyle köklü bir etki etmesine şaşırmış ve heyecanlanmıştık. Fakat bu sadece bir sera deneyi idi. Bu tarlada işe yarar mıydı?

Şimdi size, Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsünde çekilmiş dört aylık hızlandırılmış bir video göstereceğim. Yetiştiriciler başka bir genetik teknik olan hassas üretme ile Sub1 geni taşıyan bir pirinç türü geliştirdiler. Solda, Sub1 türünü görebilirsiniz ve sağda ise geleneksel tür var. İlk başta iki tür de gayet iyi, fakat sonra tarla 17 gün boyunca su altında kaldı. Sub1 türünün harika olduğunu görebilirsiniz. Aslında, geleneksel türe nazaran üç buçuk kat daha fazla tahıl üretiyor. Bu videoya bayılıyorum çünkü çiftçilere yardım etme konusunda bitki genetiğinin gücünü gösteriyor. Geçen sene, Bill ve Melinda Gates Vakfının yardımıyla üç buçuk milyon çiftçi Sub1 pirinci yetiştirdi.
(Alkışlar)

Şimdi, birçok insan, mesele pirinç genlerini, pirinç genleri ile değiştirmek olunca genetik modifikasyonu umursamıyor veya mesele rastgele mutagenes veya aşılama ile türleri karıştırmak olduğunda. Ama mesele virüslerden ve bakterilerden gen almak ve onları bitkilere koymak olunca birçok insan, "Iyy." diyor. Bunu neden yapıyorlar? Bunun nedeni gıda güvenliğini iyileştirmek ve sürdürülebilir tarımı geliştirmek için en ucuz, en güvenli ve en etkili teknoloji olmasıdır. Size üç örnek vereceğim.

İlki, papayaya bakın. Lezzetli, değil mi? Şimdi, şu papayaya bakın. Bu papayaya halka leke virüsü bulaşmış. 1950'lerde, bu virüs Hawaii, Oahu adasındaki neredeyse tüm üretimi yok etti. Birçok insan Hawai papayasının yok olacağını düşündü fakat sonra, yerel bir Hawaili, Dennis Gonsalves isimli bir bitki patoloji uzmanı, genetik mühendisliği ile bu hastalığa karşı mücadele etmeye karar verdi. Virüslü DNA'dan bir parça aldı ve onu papaya genomuna koydu. Bu bir insanın aşı olması gibi bir şey. Şimdi onun saha deneyine bakalım. Ortada genetiği değiştirilmiş papayayı görebilirsiniz. Enfeksiyona karşı bağışıklığı var. Dıştaki geleneksel papaya virüse aşırı derecede maruz kalmış. Dennis'in öncü çalışması papaya endüstrisini kurtarmasıyla bilinir. Bugün, 20 yıl sonra, bu hastalığı kontrol etmek için başka bir yöntem yok. Organik bir yöntem yok. Geleneksel bir yöntem yok. Hawai papayasının yüzde sekseninin genetiği değiştirilmiştir.

Şimdi, patlıcan üzerinde ziyafet çeken şu haşereye bakın. Gördüğünüz kahverengi dışkı, böceğin arka ucundan çıkan şey. Bu ciddi haşereyi kontrol etmek için - ki Bangladeş'teki patlıcan mahsülünün tamamını harap edebilir - Bangladeşli çiftçiler haftada iki-üç kez böcek ilacı sıkıyor, bazen haşere baskısı yoğun olduğunda ise günde iki kere. Fakat biliyoruz ki bazı böcek ilaçları insan sağlığına zararlı, özellikle de çiftçiler ve aileleri buradaki gibi çocuklara düzgün koruma sağlayamadıklarında. Az gelişmiş ülkelerde, tahminlere göre 300.000 insan her yıl yanlış böcek kullanımı ve ona maruz kalınması yüzünden hayatını kaybediyor. Cornell ve Bangladeşli bilim adamları organik tarım yaklaşımı sağlayan genetik bir teknik kullanarak bu hastalıkla savaşmaya karar verdi. Kocam Raoul gibi organik çiftçiler bakteri tabanlı B.T. denilen bir böcek ilacı kullanır. Bu ilaç kurt haşeresine özgüdür ve aslında, insanlara, balık ve kuşlara zararsızdır. Sofra tuzundan daha az zehirlidir. Fakat bu yaklaşım Bangladeş'te pek işe yaramıyor. Bunun nedeni bu böcek ilaçları bulunması zor, pahalı ve böceklerin bitkilerin içine girmesine engel olmuyor. Genetik yaklaşımda, bilim adamları bakteriden geni çıkarıyor ve onu direkt olarak patlıcan genomuna ekliyor. Peki bu Bangladeş'teki ilaçlamasını azaltacak mı? Kesinlikle. Geçen sezon, çiftçiler büyük oranda ilaç kullanımlarını azalttıklarını, neredeyse hiç kullanmadıklarını belirtti. Gelecek sezon için hasat ve tekrar ekim yapabiliyorlar.

Az gelişmiş ülkelerde, her yıl A Vitamini eksikliği nedeniyle 500.000 çocuk kör oluyor. Yarısından fazlası ölüyor. Bu nedenle, Rockefeller Vakfı'nın desteklediği bilim adamları A Vitamini öncü maddesi olan beta-karoten üretmek için genetik mühendislik ile altın pirinç üretti. Bu havuçlarda bulunan aynı pigment. Araştırmacılar günde bir bardak altın pirinç ile binlerce çocuğun hayatının kurtulacağını tahmin ediyor. Fakat genetik modifikasyona karşı olan aktivistler altın pirince düşmanca karşı çıktı. Geçen sene, aktivistler Filipinlerde bir saha deneyini işgal edip tahrip etti. Bu tahribatı duyunca bilimsel bir deneyi tahrip etmekten daha fazlasını yaptıklarını bilmelerini arzu ettim. Keşke çocukların görmek için ve hayatlarını kurtarmak için çaresizce muhtaç oldukları ilaçları tahrip ettiklerini bilselerdi.

Bazı arkadaşlarım ve tanıdıklarım hâlâ endişe ediyor: Besinlerdeki genlerin yenmesinin güvenli olduğunu nereden biliyorsun? Genetik mühendisliğini, türler arasında genlerin aktarımı işleminin 40 yıldan fazla bir süredir şarap, ilaç, bitkiler ve peynirde kullanıldığını açıkladım. Tüm bu sürede, insan sağlığına ve çevreye en ufak bir zarar verilmedi. Fakat diyorum ki, bakın, bana inanmanızı istemiyorum. Bilim bir inanç sistemi değil. Benim görüşümün önemi yok. Kanıtlara bakalım. 20 yıllık dikkatli çalışmalardan sonra ve binlerce bağımsız bilim adamı tarafından yapılan titiz meslektaş incelemesi ile dünyadaki her büyük bilim organizasyonu piyasadaki mevcut mahsülleri yemenin güvenli olduğu ve genetik mühendislik işleminin eski genetik modifikasyon yöntemlerinden daha fazla riskli olmadığı sonucuna vardı. Bunlar çoğumuzun iklim değişikliği veya aşıların güvenliği gibi önemli bilimsel meselelerde güvendiği aynı organizasyonlar.

Chris Anderson: ...Korkulan şey bu teşviklerin kararın yalnızca bilimsel sebeplerle yapılmadığını göstermesi ve hatta öyle olsa bile, istenmeyen sonuçların olabileceğidir. Ortada bazı istenmeyen sonuçlar doğuracak büyük bir riskin olmadığını nasıl bilebiliriz? Doğa ile oynadığımızda sık sık büyük, istenmeyen sonuçlar ve zincir reaksiyonlar ortaya çıkıyor.

Pamela Ronald: Peki, ticari açıdan anlaşılması gereken en önemli şeyden biri de gelişmiş dünyada, Birleşik Devletlerdeki çiftçiler, organik veya geleneksel neredeyse tüm çiftçiler, tohum şirketleri tarafından üretilen tohumları satın alıyor. Yani kesinlikle çok tohum satma gibi ticari bir ilgi var fakat neyse ki çiftçilerin almak istediği tohumları satıyorlar. Az gelişmiş dünyada bu farklı. Oradaki çiftçilerin tohum alacak paraları yok. Bu tohumlar satılmıyor. Bu tohumlar geleneksel tür onaylı gruplar aracılığıyla ücretsiz olarak dağıtılıyor, yani az gelişmiş ülkelerde tohuma ücretsiz erişilebilmesi çok önemli.

CA: Bazı aktivistler bunun komplonun bir parçası olduğunu söyleyemez mi? Eroin stratejisi böyle. Siz ürünü ekersiniz ve insanların bu tohumlara bağımlı olmaktan başka şansı yoktur.

PR: Ortalıkta çokça komplo teorileri var elbette fakat bu o şekilde işlemiyor. Mesela, dağıtılan tohum, suya dayanıklı pirinç, Hindistan ve Bangaldeşli tohum belgelendirme kuruluşları tarafından ücretsiz olarak dağıtılıyor, yani ortada ticari bir beklenti yok. Altın pirinç Rockefeller Vakfı'nın desteğiyle geliştirildi. Yine söylüyorum, ücretsiz dağıtılıyor. Bu durumda ticari bir kâr beklentisi yok. Diğer sorunuza cevap verecek olursak, yani genlerin karıştırılması, bazı istenmeyen sonuçlar yok mu? Kesinlikle -- her zaman bir şeyleri farklı yapıyoruz, istenmeyen bir sonuç var, fakat anlatmak istediğim şeylerden biri de, bitkilerimizle türlü türlü çılgın şeyler yapıyoruz, radyasyon kullanarak mutagenez veya kimyasal mutagenez. Bu binlerce karakterize olmamış mutasyona neden oluyor ve bu modern yöntemlerin çoğuna nazaran istenmeyen sonuçlar açısından daha büyük bir risk. Yani GDO terimini kullanmamak önemli çünkü bu bilimsel olarak anlamsız. Bence, belli bir mahsül ve belirli bir ürün hakkında konuşmak ve tüketicinin ihtiyaçlarını düşünmek çok önemli.

CA: Yani birçok insanın zihinsel düşüncesinde doğa doğadır ve saf ve bozulmamıştır ve onunla oynamak Frankenstein'lıktır. Bu, saf olan bir şeyi tehlikeli hale getirmek gibi bir şey ve siz de diyorsunuz ki bu düşünce doğanın nasıl olduğunun yanlış anlıyor. Doğada başından beri çok daha kaotik genetik değişiklik etkileşimi oluyor.

PR: Bu kesinlikle doğru ve saf yiyecek diye bir şey yok. Yani, patlıcana böcek ilacı sıkmayabilirsiniz veya onun genetiğiyle oynamayabilirsiniz ama sonunda dışkı yemek zorundasınız. Bunda saf olan bir şey yok.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Modern Bitki Aşılama
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
Alıntı: Utandırılmak
Biyoteknolojik Balık ve Yapay Et
Tasarım Bebekler

20 Temmuz 2021 Salı

Yeniden Tasarlamak - Biyoteknoloji

Bir bitki, zararlı böcekleri uzaklaştıracak ya da yok edecek şekilde, genetik olarak kodlanabilir. Bu demektir ki, bitkiye böcek ilacı -maddesel nesne- sıkmak zorunda değiliz. Yani, bitki daha dayanıklı hale getirilmiş olunur aslında. Dünya'da iklim değişikliği olmaktadır. Birçok bitki uyum sağlayamayacaktır. İklim değişikliğine dayanıklı bitkiler GDO sayesinde mümkün olacaktır.

Mühendislerin gen bilgisi gittikçe artıyor. Sadece bitki tasarımıyla kalınmayacak. Hayvan genleri değiştirilecek. Örneğin kök hücreleri bölünürken, ortaya canlı hayvan çıkacağına sadece et oluşacak. Böylece et için hayvan kesmeye gerek kalınmaz. Yine de insanların bir bölümü uzun süre hayvan kesmeyi savunacaktır, organik olduğunu düşündüklerinden.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Yiyeceklerimizin Genleriyle Oynama Meselesi - Konferans
Alıntı: Utandırılmak
Biyoteknolojik Balık ve Yapay Et
  
Tasarım Bebekler
Modern Bitki Aşılama
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar
 

Muhtemelen biraz uzak gelecekte insan genlerinin değiştirilebileceği bilgiye de ulaşılmış olacak. Hastalıklara karşı daha dayanıklı insanlar geliştirilebilecek. Ya da doğacak bebeğin bedeninin sağlığı kontrol altına alınmış olacak, henüz zigot halindeyken. Daha zeki olmasını sağlayacak genler seçilebilecek. Bir çok insan doğal genlerin mükemmel olduğunu düşünür. Tanrı'nın özel olarak tasarladığına inanır. Ama aslında sanıldığı kadar mükemmel değildir. Mesela akraba evliliklerinde hataları daha çok belirginleşir. Genetik hastalıkların ortaya çıkma riskini önemli ölçüde artıran bir durumdur. Bebeklerde fiziksel ve zihinsel engelliliğe neden olabilir. Gen mühendisleri, Tanrı'nın işi kabul edilen canlı tasarlama görevini yavaş yavaş üstlenmeye başlıyorlar sanki. Ve ortaya gittikçe daha kaliteli canlılar çıkacak. Amaca daha odaklı canlı ürünlerinin sağlanması biyoteknolojiyle mümkündür. İnsan genlerinin değiştirilmemesi gerektiğine inanan kişiler olacaktır. Ama kendi bebeklerinin rekabette geri kalmasını da gözleri almayacaktır. Dolayısıyla mümkün olduğunca kaliteli genlerin bebeklerine işlenmesini isteyeceklerdir!

6 Ağustos 2020 Perşembe

Domatesin Covid-19 Aşısı Olabilmesi

Aşıların seri üretiminin, bitki yetiştirme kolaylığında sağlanabildiğini düşünün. Üretimi ucuzlayacaktır. Aşılar daha çok insana yetebilecektir. Aslında Covid-19 gibi pandemilere önlem alabilmenin en verimli yolu, aşıyı bitkiye dahil edebilmektir. Böylece o bitki yetiştirildikçe, aşı da üretilmiş olacaktır.



Aşı üretiminde az bilinir yöntemlerden birisi, bitkileri antijen üretmek üzere bir “biyofabrika” olarak kullanmaya dayanır. Bitkilerin genetiği, örneğin virüs benzeri parçacıkları (VBP) üretebilmesi için değiştirilebilir. Virüs benzeri parçacık dediğimiz şeyler, virüslerin yapısal proteinleri ya da antijenlere birden fazla bölgeden bağlanarak insanlarda bağışıklık tepkisi oluşturan “multi-epitop” proteinleridir.”

“Nicotiana benthamiana, hızla üreyen, laboratuvarda kolaylık sağlayan ve yüksek biyokütle oluşturan tütün benzeri bir bitkidir ve bu yüzden aşı çalışmalarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat bilim insanları aynı zamanda marul, havuç, patates, pirinç, domates ve mısır gibi birçok farklı bitki ile de çalışmalar yapmakta.

2020’nin başından beri HIV, çocuk felci, hepatit-B, kuduz, HPV, kolera ve diğer birçok patojene ait 97 deneysel aşı, bu bitkilerde çoğaltılan antijenler ile üretildi. Çalışmalar MS gibi otoimmün hastalıklar ve kansere karşı bileşen üretiminde bile kullanıldı.

Söz konusu “bitki temelli aşılar”ın bir kısmı, klinik çalışmalara kadar ilerletildi. Medicago tarafından geliştirilen grip aşısı, Fraunhofer malarya aşısı ve Kentucky Biyoprocess tarafından bir antikor serumu olarak üretilen ZMapp adlı ilaç, genetik ile değiştirilmiş (GD) tütünler aracılığıyla üretilmişti. Zmapp, Afrika’da gerçekleşen 2014-2015 ve 2018-2019 tarihli Ebola salgınlarında hastalar üzerinde de uygulandı.

Günümüzde bitki temelli aşılar sadece bir hayal değil. Öyle kibir tanesi piyasaya dahi sürüldü: Gaucher hastalığının replasman tedavisinde kullanılan “taliglucerase alfa” enzimi, GD havuçlarda çoğaltılıyor ve biyoreaktörler yoluyla elde ediliyor.”

Bitkilerde üretilen aşıların kolay taşınması, depolama için soğuk zincir sistemine gerek duymaması ve dolayısıyla düşük maliyetli olması gibi birçok avantajı var. Ek olarak, klasik aşı üretimi yöntemlerinin aksine bitki temelli aşı üretiminde patojen ve toksinlerin çalışanlara bulaşma riski de bulunmuyor ki bu risk memeliler veya mikroorganizmalar üzerinde aşı üretimi sırasında endişe duyulan bir risk.”

“Süregelen COVID-19 aşı yarışında, “biyo-tarım” veya “moleküler tarım” olarak da bilinen bitkilerden yararlanma stratejisi de ihmal edilmiş değil. Yukarda bahsi geçen iki şirket, tütün bitkisini genetik ile değiştirerek virüs benzeri parçacıkları bitkiden elde etmek ve dolayısıyla antijen üretmek için çalışıyor. Bunlardan biri olan Kanada şirketi Medicago, eğer bu yenilikçi metot ve klinik testler Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin onayını alırsa, şirketin ayda 10 milyon doz aşı üretebileceğini belirtiyor. Öte yandan Amerikan şirketi Kentucky Biyoprocessing, kendi ürettikleri hızlı büyüyen GD tütünleri kullandığını, aşı için klinik öncesi testlere başladığını ve haftada 3 milyon doza kadar aşı üretebileceğini duyurdu.”

Yukarıda bahsettiğimiz bitki bazlı aşıların geleneksel aşılara göre bazı avantajları olmasına karşın uygulama yöntemleri hala enjeksiyonu -çocukların korkulu rüyası iğneleri- içeriyor. Peki ya aşı vurulmak yerine direkt olarak bağışıklık kazandıran genetik ile değiştirilmiş besinler -yani bir nevi yenilebilir aşı- tüketebilseydik?”

“Meksika’da UANL (Institute of the Autonomous University of Nuevo León) üniversitesinden genç bir biyoteknolog ve girişimci olan Garza, Cornell Alliance for Science ile yaptığı röportaj’da şunları söylüyor:

Avantajları apaçık ortada olmasına rağmen SARS-CoV-2’ye karşı ‘yenilebilir aşı’ üretim yöntemi, çok az araştırılmış bir alternatif. COVİD-19 sorunu, aşı niteliğinde olacak virüs proteinlerinin domateslerde üretilmesine odaklanarak çözülebilir.”

“Garza, şöyle anlatıyor:

Aşıların geleneksel olarak üretilmesi uzun zaman alan ve oldukça masraflı bir sürü biyokimyasal, immünolojik ve mikrobiyolojik metod gerektiriyor. Kullandığımız “tersine aşı” stratejisi, her bir patojen veya organizma için çok sayıda protein bulmamıza ve içlerinden en iyi antijen aşı adaylarını seçmemize yarıyor. Bu yöntem, klasik yöntemlerle üretilmesi çok karmaşık ve neredeyse imkânsız olan aşıları üretebilmemizi sağlıyor.”

Kısacası, Üretimden önce yapılan biyoenformatik modellemeler, işten tasarruf etmeyi ve patojenlere karşı en etkili antijenlerle çalışmayı; dolayısıyla en etkili aşıyı bulmayı sağlıyor.”

Buna benzer nitelikte literatürde bulunabilen tek çalışma, SARS-CoV antijenleri bulunduran bir domatesin geliştirilmesiydi. SARS-CoV,2002-2003 yılları arasında Güneydoğu Asya’da SARS epidemisine sebep oldu ve günümüzde COVID-19’a sebep olan virüs ile %70 genomik benzerliğe sahipti. Ancak geliştirilen transgenik domatesin farelerde SARS-CoV-1’e karşı yüksek değerlerde antijen üretmesine sebep olduğu kaydedilmesine rağmen klinik çalışmalara devam edilmedi.”

“Garza’nın da açıkladığı üzere, çalışma şu anda aşı üretebilmek amacıyla potansiyel epitopları belirleme ve analizini yapma aşamasında. Proje ilerledikçe şirketler ve araştırma merkezleri yardımıyla aday aşının klinik çalışmaları yapılmaya başlanacak.”

İğnelerin can yakıcılığından kurtulmanın dışında meyve ve yenilebilir bitkilerin insanların hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasında aşı olarak kullanılmasının, aşının saflaştırılmadan ve işlemden geçirilmeden direkt olarak yenebilmesi gibi birçok yararı var.

Ham maddenin ek işlemden geçirilmeden doğrudan tüketilmesi (meyvenin direkt olarak yenmesi ya da biyokütle liyofilizasyonu ile sıvılaştırılmış jelatin hap veya tabletler yoluyla alınması), antijeni işlemden geçirme ve saflaştırma maliyetlerinden kurtardığı gibi bitki hücrelerinin midedeki koruyucu rollerinden dolayı antijenlerin mide-bağırsak yolunda bozulmasını da engelliyor.”

Yenilebilir aşıların antijen saflaştırma işleminden geçmemesi, muhtemelen düşük bütçe ile üretilebilmesini sağlayan ana faktör. Masrafın az olması ise düşük gelirli ülkelerde de aşının ulaşılabilir olması demek.

İstatistiklere göre, örneğin Çin’deki tüm insanlara yetecek hepatit-B aşısı için sadece 0.16km2 araziye ihtiyaç var; dünyadaki tüm çocuklar için ise bu rakam 0,8 km2 oluyor.”

“Her kıtadan birçok ülke GDO’ları deneysel olarak geliştiriyor ya da geliştirmiş olsa da, günümüzde sadece 26 ulus GDO’ların ticari kullanımıyla ilgili yasal düzenlemeleri hayata geçirdi. Avrupa Birliği’nde olduğu gibi, diğer birçok ülkede gerekli yasaların bulunmaması veya geri kalmış, işlevsiz çerçeve yasalar, yenebilir aşıların laboratuvardan piyasaya sürülmesinin nihai maliyetini arttırabilir ve böylelikle küçük-orta çaplı şirketlerin veya kamu kuruluşlarının bu teknolojiyi geliştirmesini zorlaştırabilir.”

“Hâlihazırda domates bitkileriyle COVID-19’a karşı aşı geliştirme çalışmalarının yapıldığı Meksika’da ise, GDO lara karşı olduğunu sık sık belirten bir başkanın rejimi altında yerel bilim insanları zor zamanlar yaşıyorlar. Dahası aynı başkan, genetik ile değiştirilmiş ürün karşıtlığıyla bilinen bir bilim insanını, ulusal bilim harcamalarından sorumlu devlet kuruluşu CONACYT’nin yöneticisi olarak atamıştı.”

“Yine de eğer bu umut vadeden yenebilir aşı çalışması – Meksikalı kamu sektöründe başlatılanlar- başarılı bir şekilde ilerlerse, klinik aşamalara ve üretimin hızlanmasına yönelik gelişmelerin kuzeye, ABD ya da Kanada’ya doğru, şirketlerin zaten COVID-19 moleküler ilaç tarımı yaptığı ve dünyanın en uyarlanabilir GDO hukuki çerçevelerinin olduğu yerlere kayması oldukça muhtemel. Bu durum, Meksika’daki biyolojik ilaç tarımı imkânlarına sahip yerel üniversitelerin yanında, yine Meksika’da bulunan CIMMYT, CINVESTAV ve INIFAP gibi tüm yüksek düzeyli araştırma merkezlerine ve tarımsal biyoteknoloji alanında çalışan dünyanın üst düzey bilim insanlarına rağmen gerçekleşebilir.”

Yenilebilir aşılar için temel problem, insanların GDO’lara karşı yanlış kanılarda bulunmasından ve GDO’nun çevreye ve sağlığa zararlı olduğuna dair keskin yargılarından kaynaklanıyor. Binlerce bilimsel araştırma ve 250’den fazla bilimsel kuruluşun açıklaması, GDO’nun güvenli olduğunu kanıtlarla destekliyor; ayrıca GDO’nun 20 yıllık geçmişi boyunca aksini kanıtlayan hiçbir etki görülmemesine rağmen önyargılar devam ediyor.Bizlere düşen nokta ise, GDO’ya dair doğru bilgileri, özellikle gelişmekte olan ülkelerde kamuya ve kanun yapıcılara bu gibi önemli anlarda yaymak oluyor.”

Belki COVID-19’a karşı başlattığımız aşı yarışında GD yiyecekler, milyonlarca insanı kurtarmakla beraber, yıllardır korkular ve yanlış bilgiler sonucu oluşan önyargıları da kırabilirler.”



Alıntılanan Makale: Genetiği Değiştirilmiş Domatesler, Yenilebilir COVID-19 Aşısı Olarak Kullanılabilir!

6 Haziran 2020 Cumartesi

Biyoteknolojik Balık ve Yapay Et

Somon balığı nasıl ucuzlayabilir. Üretimi nasıl kolaylaşır ve artar. Bitmedi. Yapay hayvan ürünleri nelerdir. Yapay süt fabrikada üretildiğinde hayvanları zorlamak gerekmez! Peki yapay etlerin ne tür yararları vardır, hayvanları korumak dışında. İşte bu makale, bunları gayet güzel anlatıyor.


İlk çiftçinin, en şişman tavuğunu en yavaş horozuyla eşleyip daha lezzetli ve miskin tavuklar üretebileceğini fark ettiğinden beri insanlar, besinlerinin genetiğini değiştiriyorlar. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) insan tüketimi için genetiği değiştirilen ilk hayvanı onaylaması, hayvan proteini tüketimimizde çok daha bilimsel ve belki de daha etik bir çağın habercisi durumunda.

"Frankeştayn balık" ismi takılan, AquaBounty Technologies şirketi tarafından geliştirilen ve geçtiğimiz günlerde FDA tarafından onaylanan genetiği değiştirilmiş somon balığı, muhtemelen en iyi şekilde, gelecekte karşımıza çıkacak olan şeylerin bir işareti olarak anlaşılabilir. Laboratuvarda üretilen tavuk göğüs eti ve genetiği değiştirilmiş maya hücreleri ile üretilen inek sütünün de dahil olduğu diğer melez proteinler ufukta görünüyor. AquaBounty'nin Panama dağlarının yükseklerinde bulunan özelleştirilmiş somon üretim tankları ile başlayarak, genetiği değiştirilmiş gıda maddelerinin esrarengiz ve heyecan verici yeni dünyasında bir gezintiye çıkalım.

Yemek için epey sağlıklı olmasına karşın, somonları çiftlikte yetiştirmek kolay değildir. Normal bir somon balığının piyasa ebadına ulaşması ortalama üç yıl alır. Bu, fabrika çiftçiliği hayvanlarının dünyasında neredeyse bin yıla eşdeğer. Karşılaştırmak için, eti yenen kuşlar arasında en hızlı büyüyen melez bir Kelt X tavuğu, sekiz hafta kadar kısa sürede kesilmek için hazır hale gelir. Bu durum, somon balığı için fiyatların yüksek tutulmasına yol açarak arz ve talepte dengesizlik oluşturur.

Son 20 yıldır şirket, piyasaya genetiği değiştirilmiş bir somon balığı getirmek için çalışıyordu ve bunu yapmak için Gıda ve İlaç Dairesi'nden uzun süredir beklediği onayı en nihayetinde aldı. Somona yapılan genetik değişimler aslında iki aşamalı. İlk olarak AquaBounty, melez türlerine göre Pasifik somon türlerinin en büyüğü olan Chinook (veya kral) somon balığından bir büyüme hormonu ekledi. Ardından, donma sıcaklığına yakın sularda büyüyebilen ve yılan balığı benzeri bir balıktan (İng. ocean pout) alınmış bir geni ekleyerek canlının büyümesini daha fazla hızlandırdı. Bunun sonucunda, rekor miktarda kısa bir zamanda özellikle iri olacak şekilde büyüyen bir somon balığı elde edildi.

Bunlar da İlginizi Çekebilir


Genetiği değiştirilmiş somon balığına ilişkin bir hayli endişe var; bunlar arasında, bu süper somonların kansere sebep olabileceklerine dair gerçek olmadığı ortaya çıkmış bir efsane ve ayrıca, vahşi doğaya kaçtıklarında neler olacağına dair devam eden bir endişe de var. Bu kuşkular, sonunda, FDA'nın tatmin olmasıyla yanıtlandıysa da, soruların kendisi, insanların kendi ihtiyaçlarına uyum sağlaması için doğayı yeniden tasarlama yeteneğinin artışına dair yükselen gerilimin altını çiziyor.

Genetiği değiştirilmiş somonun tüketim için aslında güvenli olduğunu temin ettikten sonra, FDA'nın en büyük endişesi canlının evrimsel anlamda uyumluluğuyla ilgiliydi. GD somon vahşi doğaya kaçarsa, sıradan somonun soyunun tükenmesine neden olabileceğinden korkuluyordu. Ancak FDA'daki bilim insanları, genetiği değiştirilmiş somonun doğal kuzenlerinden aslında daha hızlı ve boyut olarak daha büyük olacak şekilde büyürken, GD somonun doğal benzerlerinden daha yüksek stres seviyeleri geçirdiğine, bu yüzden de vahşi doğada hayatta kalma yeteneğinin daha az olduğuna karar verdiler. Aslında, balığın doğal olmayan şekilde hızlı bir oranda büyümesiyle sahip olabileceği herhangi bir hayatta kalma üstünlüğü, aynı büyümenin neden olduğu stres tarafından dengeleniyordu.

Fakat FDA'nın AquaBounty'e yeşil ışık vermesi için sadece bu yeterli değildi. GD balığın doğal akrabalarıyla eşleşerek şimdiye kadar test edilmemiş melez bir canlıya yol açabileceği endişesi de bulunuyordu. AquaBounty bunun üzerine Frankeştayn balığa başka bir genetik düzenleme ekledi ve ilave bir X kromozomu ile bütün GD somonlar kısır hale geldi. Bir diğer koruma katmanı olarak, bütün somonlara dişi olacakları şekilde mühendislik uygulandı ve doğal üreme olasılıkları daha fazla azaltıldı.

GD konusunda yaklaşık 20 yıllık mekik dokumadan sonra, elde edilen sonuç nihayet FDA'nın memnuniyetini kazandı ve bundan sonra bu yeni somon filetolarının artan bir sıklıkla tabaklara gelmesini umabiliriz. Fakat pek çok bakımdan Frankeştayn balık, gıda maddelerinin genetiği değiştirilmiş dünyasında işlenmekte olan değişimlerin olağan tarafında bulunuyor. Süt proteini üreten, genetik mühendisliği yapılmış maya hücrelerinden elde edilen peynirin gelişi, GD gıda ürünlerinin geleceğine doğru daha çarpıcı bir zirveye işaret ediyor.

Veganların ve diğer çevresel grupların et ve peynir gibi hayvan ürünlerine karşı sunduğu temel görüşlerden birisi de, çiftlik hayvanı yetiştirme işleminde meydana gelen büyük miktarda çevresel yıkım. Sera gazlarının büyük bir kısmının, et ve süt üretmek için sığır yetiştirmekten kaynaklandığı bir gerçek. Şimdi genetik mühendisliği sayesinde, peynirli keklerimizi elde etmenin ve de onları yemenin daha çevre dostu bir yolu olabilir.

Çözüm, maya hücrelerine mühendislik uygulayarak süt proteini üretmelerini sağlayan bir grup bilim insanından geliyor. Süt proteini elde edilerek, daha sonra suyla ve vegan yağ ile karıştırılarak sıvı bir süt ‘vekili’ elde edilebilir. Yapay süt daha sonra peynire veya diğer süt ürünlerine işlenmek için hazır olur. Buluşun ardındaki RealVeganCheese adlı grup, ürünü pazara getirmek için bir Indigogo (insanların sermaye topladığı internet sitesinin adı) kampanyası başlatıyor.

Yapay olarak mühendislik uygulanmış süt proteinin ardındaki bilim, GD somonun oluşturulması ile karşılaştırıldığı zaman önemli bir üstünlüğe sahip: Canlı bir hayvana fabrika çiftçiliği uygulamanın çok sayıdaki çevresel ve ahlâki sonuçlarından kaçınıyor. Eğer pek çok tarihçi, felsefeci ve çevreci ile konuşursanız, erken 21’inci yüzyılın en büyük ahlâki felâketinin terörizm değil, bunun yerine alışkanlık haline gelmiş ölçekteki fabrika çiftçiliğinin artışı olduğu görüşüyle karşılaşmanız muhtemeldir. Şimdi bildiğimiz üzere fabrika çiftçiliğine konu olan hayvanların pek çoğu karmaşık duygusal yaşamlara sahip ve kendi türümüze çok fazla benzeyen bir şekilde acı ile duygusal travma hissediyorlar.

Bu gerçek hakkındaki farkındalığın artması, çevre topluluklarının harekete geçmesine sebep oldu ve hayvan proteini elde etme aracı olarak fabrika çiftçiliğinin yerine başka bir seçenek bulunmasına dair baskıları artırdı. Zorluğu kabullenip bunun üstesinden gelen ilk bilim insanlarından biri, Hollandalı bir doku mühendisi olan Mark Post idi ve tamamen laboratuvarda üretilen inek kas dokusundan bir sığır eti sentezlediğini ilan ettiği zaman büyük bir ilgi çekmişti. Bu olaydan sonra gözler, laboratuvarda üretilmiş tavuk eti oluşturmak için bir proje başlatan İsrail'in Çağdaş Tarım Kuruluşu'na (MAF) çevrildi. Domuz etinin ardından gezegendeki ikinci en çok tüketilen et tavuktur ve pek çok yerde tavuklar çiftlik hayvanı olarak düşünülmediği için, diğer fabrika çiftçiliği hayvanlarına uygulanan temel sağlık önlemi ve refah seviyelerini sağlayan düzenleyici denetimin pek çoğundan faydalanmazlar. MAF eş kurucusu Shir Friedman şöyle açıklıyor:

"Bizler bir grup duyarlı bireyler olarak, hem çevreye hem de hayvanlara yardımcı olma konusunda dünyanın acilen ihtiyacı olan şeyin herkesin vegan olması olduğu sonucuna vardık fakat bu gerçekçi değil. Bu yüzden laboratuvar ortamında yetiştirilmiş et fikrini duyduğumuzda, bunun hayvanlara ve çevreye verilen zararı azaltmanın yanında insanlara yemek istedikleri eti vermenin bir yolu olduğunu fark ettik."

Şu anda MAF, ticari olarak laboratuvarda yetiştirilmiş tavuk göğsü üretmek için gereken fiyat, tarife ve kaynakları belirleyecek olan bir uygulanabilirlik çalışmasının ortasında bulunuyor. 2016 yılı itibariyle tasarının bu aşamasını tamamlamayı umuyorlar ve bundan kısa bir süre sonra da laboratuvarda yetiştirilmiş bu tavuk göğüslerinin süpermarketlerde ve fast food zincirlerinde ortaya çıkışını görmeye başlayabiliriz.

Laboratuvarda yetiştirilen ete böylesi bir geçişin faydaları çok büyük olacaktır. Uzmanlar, et üretiminin %7 ile %45 arasında daha az enerji, %90 daha az tatlı su ve %99 daha az arazi gerektireceğine ve atmosfere %80'den %90'a kadar daha az sera gazı yayılmasıyla sonuçlanacağına inanıyorlar. Özellikle Hindistan ve Çin gibi ülkelerin, çoğu batılı ülkede beğenilen etçil beslenme düzenlerine kaymaya başlamasıyla, insanların yakın zamanda et istememe olasılığı çok düşük. Bu yüzden, eğer insanlık hayvan proteini arzusu yüzünden kaynaklanan alabildiğine geniş çevresel yıkımdan kurtulacaksa, laboratuvarda üretilen et gibi yenilikler kaçınılmaz olacaktır.



Bunlar da İlginizi Çekebilir


10 Ağustos 2019 Cumartesi

Biyolojik Yerine Yapay Birimler - Alıntı


Özellikle tartışmalı bir konu olan ve ABD hükümetinin mali kaynaklarını kısıtladığı kök hücre araştırmalarını düşünün. Kök hücre araştırması, biyolojinin temelini oluşturan ve biyoteknoloji devriminin bir parçası olarak yürütülmeye çalışılan bilgi işlem süreçlerinin denetlenmesi ve etkilenmesine yönelik birçok düşünceden yalnızca biridir. Hücre terapisi alanında bile embriyonik kök hücre çalışmaları üzerinde süregelen anlaşmazlıklar, yalnızca aynı hedefe farklı yollardan ulaşılmasını hızlandırmaya yaramıştır. Örneğin, transdiferansiyasyon (deri hücresi gibi bir hücre tipinin diğer tipteki hücrelere dönüştürülmesi) hızlı bir ilerleme kaydetmiştir.

Beşinci bölümde bildirdiğim gibi, son dönemde bilim insanları deri hücrelerini birkaç tipteki diğer hücre türlerine farklılaştırabildiklerini gösterdiler. Hastanın kendi DNAsıyla farklılaştırılmış hücrelerin sınırsız bir kaynağını vaat eden bu yaklaşım, hücre terapisi araştırmalarının kutsal kâsesine ulaşma hedefini temsil etmektedir. Bu yaklaşım ayrıca DNA hataları olmayan hücrelerin seçilmesini sağlamasıyla, sonuçta (hücrelerin gençleştirilebilmeleri için) genişletilmiş telomer dizilerini sağlayabilecektir. Örnegin, Harvard'ın büyük yeni araştırma merkezi ile California'nın üç milyar dolar teminatlı başarılı girişimi gibi bu tür çalışmaları destekleyen projeler sayesinde doğrudan embriyonik kök hücre araştırmalarında bile ilerleme kaydedilmiştir.
(Hücre kromozomlarındaki telomerler üzerinde kontrol sağlandığında, hücrenin bölünebilme sayısındaki sınır arttırılabilecek. Böylece hücreler sürekli bölünerek vücudu hep yenileyebilecek. Bu da yaşlanmayı durduracaktır. Ölümsüzlük bile mümkün hale gelebilecektir. :-) )

Kök hücre çalışmaları üzerindeki kısıtlamalar talihsiz olmakla birlikte, biyoteknolojinin kapsadığı geniş alan şöyle dursun, hücre terapisi araştırmalarının önemli ölçüde etkilenmiş olduğunu bile söylemek zordur.

Hükümetin getirmiş olduğu birtakım kısıtlamalar, köktenci hümanizmin önceki bölümde ele aldığım bakış açısını yansıtır. Örneğin, Avrupa Konseyi, “İnsan hakları, kalıtım yoluyla yapay olarak değiştirilmemiş genetik örüntü devralma hakkını da içerir," açıklamasını yapmıştır. Konseyin bildirisinin belki de en ilginç yönü, bir kısıtlamayı hak olarak belirlemesidir. Tıpkı aktivistlerin, açlıktan ölmekte olan Afrikalı ulusları biyomühendislik yöntemleriyle üretilmiş ürünleri tüketmek gibi onur kırıcı bir durumdan “korudukları” gibi, konseyin de yine aynı ruhla, doğal bir hastalığın doğal olmayan yöntemlerle tedavi edilmemesini bir insanlık hakkı olarak savunacağını sanıyorum.

Teknik ilerlemenin sağladığı yararlar sonunda bu tür teknoloji karşıtı duygusal refleksleri bastırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nde üretilen ürünlerin çoğu zaten genetiği değiştirilmiş organizmalardır. Asyalı uluslar kalabalık nüfuslarını doyurabilmek için bu teknolojiyi hızla benimsemektedirler ve hatta Avrupa bile genetiği değiştirilmiş gıdaları onaylamaya başlamaktadır. Konu, geçici de olsalar gereksiz kısıtlamaların milyonlarca insanın giderek artan acıları çekmesine neden olabileceği için önemlidir. Ancak teknik gelişme, karşı konulmaz ekonomik kazançlarla ve insanın sağlığı ile esenliğini sağlayan köklü iyileşmelerle körüklenerek binlerce cephede ilerlemektedir.
(İnsanlar ağaçları aşılamayı öğrendiklerinde daha iyi bir üretim sağlamışlardır. İlk yapılmaya başlandığında bazı insanlara doğal gelmemiştir. Ne kadar tepki gösteren olmuştur acaba. :-) Tabii bu işlem yıllardır yapıldığı için insanlar artık alıştılar. İşte GDO'lar da daha iyi bir üretim sağlamaktadır. Bitkilerin DNA'ları, daha iyi bir üretim sağlayacak şekilde teknolojik genlerle aşılanmaktadır. Bu yöntem daha güzel bir tat için de kullanılabilir. Aşılanmış ağaçlar gibi aşılanmış bitki DNA'ları da insanlara zamanla doğal gelecek. :-) )

Leon Fuerth'ün yukarıda aktarılan gözlemi, bilgi teknolojileri hakkında kaçınılmaz bir yanlış kanıyı açığa vurmaktadır. Bilgi teknolojileri yalnızca seçkinlere açık değildir. Daha önce irdelendiği gibi arzulanan bilgi teknolojileri hızla yaygınlaşmakta, neredeyse bedava olmaktadır. Pahalı ve seçkin bir kesime ait oldukları dönem pek iyi işlemedikleri dönemdir (yani gelişimlerinin ilk dönemleridir).

Bu yüzyılın ikinci on yılının başlarında ağ, görüntülerin gözlüklerimizden ve merceklerimizden doğrudan retinamıza yazılması ve çok yüksek bant genişliğine sahip kablosuz internet erişiminin giysilerimizin içinde yer almasıyla tam kapsamlı görsel işitsel sanal gerçekliği sağlayacaktır. Bu olanaklar yalnızca ayrıcalıklı bir kesime ait olmayacaktır. Tıpkı cep telefonları gibi iyi işler duruma geldiklerinde her yerde bulunabileceklerdir.

2020'lerde sağlığımızı koruyup zihinsel yeteneklerimizi artıran nanobotların kanımızda bulunması rutinin bir parçası olacaktır. Bunlar iyi işler duruma geldiklerinde ucuzlamış olacak, yaygın kullanılacaklardır. Yukarıda irdelediğim gibi bilgi teknolojilerinin ilk dönem benimsenmesi ile geç dönem benimsenmesi arasında geçen sürenin kendisi de ivmelenerek bugün geçerli olan on yıllık süreden, yirmi yıl içinde yalnızca birkaç yıla düşecektir. Biyolojik olmayan zekâ artık beyinlerimizde kendine bir yer edindiğinde, bilgi teknolojilerinin doğasına uygun olarak en azından yeteneklerini her yıl ikiye katlayacaktır. Zekâmızın biyolojik olmayan bölümü böylelikle çok geçmeden ağır basar duruma gelecektir. Bugün arama motorları nasıl varsıllara özgü bir lüks değilse, bu da bir lüks olmayacaktır. Bu tür bir büyümenin arzulanır olup olmadığı konusunda bir tartışma söz konusu olduğunda, kimin kazanacağını tahmin etmek çok kolaydır; çünkü gelişmiş zekâya sahip olanlar çok daha iyi tartışmacılar olacaklardır.
(Beyine yapay sinir eklentileri takılacak. Bu eklentiler sayesinde beyin daha iyi çalışacak. Daha zeki olacak. Hatta zamanla bu eklentiler, biyolojik asıl beyin yerine daha etkin düşünen birim olacaktır. :-) )

Ray Kurzweil