gen mühendisliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gen mühendisliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2026 Salı

Bitkilerimizi Güncellemeye Hazır mısınız! - Bilim

 

Telefonlarımızda onlarca uygulama yüklü. Hepsini keyifle kullanıyoruz. İşimizi kolaylaştırıyorlar. O uygulamalar bazen güncelleniyorlar; arka planda yeni kodlar ekleniyor ve bazı kodları değiştiriliyor. Kullanışlılıkları artıyor. İşlerimizi daha da kolaylaştırıyorlar. Bizi mutlu ediyorlar! Artık bitkilerin de güncellenmesi sağlanabiliyor! Bitkilerin genlerinin değiştirilmesinin anlamı budur. Bu yöntemle bitkiler daha verimli daha dayanıklı hale getiriliyor. Hatta daha yararlı ve daha lezzetli olması bile sağlanabiliyor! Telefondaki uygulamaların güncellenmelerinden korkmadığımız gibi bitkilerin genlerinin değiştirilerek güncellenmesinden de çekinmemize gerek yoktur!

Not: Paragraflara parantez içinde ön bilgiler ve açıklamalar iliştirilmiştir.

***

Bu son kısım önemlidir; tıpkı eşya bağımlılığımızı azaltmaya yardımcı olduğu gibi, teknoloji kesinlikle diğer tüketim problemlerimizin çözümünde de rol almalıdır. Çünkü gezegendeki birileri çok tüketirken dünyada tek taraflı olarak vatandaşlarını daha az tüketmeye zorlayabilecek özgür bir ülke yoktur. Her ne kadar çıkarılacak yasalarla, iş dünyası daha az tüketmeye cesaretlendirilebilirse de daha az tüketmeyi bireyler için çekici ve kolay hâle getirmeliyiz.
Bu nedenle, daha sağlıklı yiyecekler yetiştirmemize ve daha etkili bir şekilde nakletmemize olanak sağlayan araştırmalara yatırım yapmalıyız. Ve lütfen şu konuda hata yapmayalım; bu, doğal yapısında olmayan bir özelliğin bitkiye işlendiği, genetiği değiştirilmiş ürünleri de kabul etmeyi içerir. Bu özellikler böceklere direnç, kuraklığa tolerans, A vitamini üretimi veya güneşin daha verimli kullanılarak CO₂ şekere dönüştürülmesi olabilir. GDO'lu besinler kesinlikle geleceğimizin beslenmesinde önemli bir yer tutacak. Daha verimli bitkilerle, sadece ABD'nin orta batısında yetişen bitkilerle şimdikinden 200 milyon daha fazla insanı besleyebiliriz.

(Ön Açıklama: Genetiği değiştirilmiş bitkiler doğal değildir. Bu doğru. Peki doğal bitkiler gerçekten sevilir mi! Örneğin yabani mısır doğaldır. Markette gördüğümüz o iştah açıcı koçanlardan epey farklıdır. Aslında mısırın orijinal hali olan teosinte, sert kabuklu ve tadı pek de iyi sayılmayan cılız bir bitkiydi. İnsanlar binlerce yıl önce bu yabani mısırları tarlalarına ekmeye başladılar. Sonraki yıllarda, içlerinden tadı biraz daha güzel olanların tohumlarını seçip tekrar ektiler. Bu döngü nesiller boyu, binlerce yıl devam etti. Her seferinde daha tatlı, daha yumuşak olanlar elenerek bugünkü mısırlar elde edildi. Aslında insanlar farkında değillerdi ama tohumları sürekli eleyerek mısır üzerinde devasa bir genetik seçilim uygulamış oldular. Mısırın genlerini kendi damak tatlarına göre yönlendirmiş oldular! Markette gördüğümüz mısırlar bunlardır; ve pek doğal değildir! Elbette bu durum sadece mısırla sınırlı değil; sofranızdaki diğer pek çok bitkinin genleri de benzer şekilde binlerce yılda değiştirildi. Kısacası, insanlık farkında olmadan bitkilerin genetiğiyle zaten hep oynuyordu. Günümüz teknolojisi ise atalarımızın binlerce yılda yapabildiği bu köklü değişiklikleri, daha bilinçli olarak sadece birkaç günde yapabilmeyi sağlıyor!)
Bu ürünler "doğal olmayan" nitelikte oldukları için kötü bir şöhrete sahiplerdir ancak bu görüşe sahip olan birçok insan, doğal olduğunu düşündüğümüz gıdaların çoğunun zaten önemli bir genetik manipülasyona tabi tutulduğunun farkında değiller. Markette gördüğünüz mısır koçanları, modern mısırın köken aldığı yabani bitkiye hiç benzemez. 9.000 yıl boyunca, teosinte olarak bilinen parmak uzunluğundaki çim, bitkinin genomunda belirgin değişiklik oluşturup daha büyük koçanlar ve daha dolgun, yumuşak, şekerli tanelere sahip, daha çok sıra elde etmek için tarımsal olarak toprağa işlendi. Yemeye doyamadığımız elmalar, vahşi atalarına biraz daha fazla benzerlik gösterir. Ancak bu atalardan birini bulana aşk olsun, gezegenden neredeyse silindiler. Diyetlerimiz için büyük bir kayıp değil çünkü modern elmaların en büyük genetik akrabası olan Malus sylvestris, neredeyse yenmez durumda.

(Bitkilerin genleri değiştirilerek daha dayanıklı hale getiriliyor. Bu bitkiler özellikle küresel ısınmaya karşı daha dirençliler! Doğal olan bitkiler ise küresel ısınma sonucu yok olacaklar.)
2016'da ABD Ulusal Bilimler Akademisi, genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili yayınladığı kapsamlı bir raporda, küresel ısınmanın geleneksel çiftlik ürünlerini tehdit ettiği bir durumda, laboratuvarda modifiye edilmiş bitkilerin gezegenin artan insan popülasyonunu beslemek için hayati önem taşıyabileceğini belirtti. Ve son yirmi-otuz yıldaki sayısız başka rapor kamuoyu endişelerini gidermek için yeterli olmadığından, raporun yazarları, Akademi'nin GDO'lu ürünler ile ilgili, hem insan tüketimi hem de çevre için güvenli olduğu konusunda görüşünü bir kez daha teyit ettiler.
Şüpheci olmak yanlış değil ancak binlerce çalışmanın sonucu olan kanıtlara kulak tıkayamazsınız. İklim değişikliğinin bir tehdit olduğuna inanıyorsanız, GDO'ların öyle olduğunu söyleyemezsiniz çünkü GDO'ların güvenli olduğuna dair kanıtlar, iklim değişikliğinin meydana geldiğine dair kanıtlardan daha güçlüdür.

(GDO’lar güvenlidir ve verimlidir. Daha çok insanı doyurabilir!)
Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Bilimde İlerleme Derneği ve Amerikan Tıp Derneği de DSÖ'nün belirttiği, "Bu tür gıdaların, genel nüfus tarafından tüketilmesi sonucunda insan sağlığı üzerinde hiçbir etki gözlenmemiştir", ibaresini teyit ettiler. Dahası bu yiyecekler, dünyamızda zaten açlık çeken milyarlarca insanı ve önümüzdeki yıllarda dünyamıza katılacak ilave milyarlarca insanı besleme zorluğunun üstesinden gelmek için hayati bir öneme sahip olabilirler.

(Çok sayıda fakir insan A vitaminine ulaşamadıkları için ölüyor. Bitkilerin genleri değiştirilerek daha yararlı olması sağlanabilir. A vitamini sağlayan GDO’lar artık üretilebiliyor! Adı - Golden Rice - Altın Pirinç! Rengi de altın gibi sarı.)
Dünyayı şimdi ve gelecekte beslemek istiyorsak güvenli yeni teknolojileri benimsememiz gerekiyor. UNICEF'e göre, fakir ailelerin tamamen güvenli mahsuller aracılığı ile diyetlerine daha fazla A vitamini almaları durumunda her yıl iki milyona yakın ölüm önlenebilir. A vitamini takviyeleri gerektiği kadar etkili değil. 2015 ve 2016 arasında, en yüksek çocuk ölüm oranlarına sahip beş ülkede, A vitamini takviye kapsamı yarıdan fazla düştü.
Yüzden fazla Nobel Ödülü sahibi tarafından imzalanan açık bir mektup, hükümetleri genetiği değiştirilmiş organizmaları onaylamaya davet etti. "Bunu bir 'insanlık suçu' kabul etmeden önce dünyada kaç fakir insan ölmeli?" diye yazdılar. Bir milyar insanı daha besleyici gıdalarla besleyebiliriz. İklim değişikliği nedeniyle başka seçeneğimiz kalmayabilir.

(Tarlada et yetiştirmeyi hayal edebiliyor musunuz! Bu çok garip geliyor değil mi. Ama bu başarıldı. Bir bitki mahsul olarak et verecek şekilde genleri yeniden düzenlenebildi! Bu bitkiler hayvanlardan çok daha verimli şekilde et sağlayabiliyorlar. Üstelik bu tasarlanmış bitkiler sayesinde hayvanların da canları kurtulmuş olacaktır!)
Kesim hayvanlarından elde ettiğimiz et ürünlerinin muazzam çevresel maliyetlerini çekmeyecek şekilde küresel protein talebini nasıl karşılayacağımızı bulmak zorundayız. Bize neredeyse ete yakın ürünler veren, "kanayan bitki leghemoglobin" %99 daha az suya ve %93 daha az toprağa ihtiyaç duyuyor ve %90 daha az sera gazı ile üretiliyor. Gezegenimizi daha fazla bozmadan, lezzetli proteine olan iştahımızı beslemek istiyorsak son zamanlarda çok yaygınlaşan bu yenilikleri desteklememiz gerekecek.

(Yeni CRISPR teknolojisi sayesinde, dışarıdan hiçbir yabancı DNA eklemeden, bitkinin kendi genleri üzerinde hatasız düzenlemeler yapılabiliyor. Bu yöntemle bitkileri daha dayanıklı ve verimli hale getirmek, artık sadece bir kod düzeltmesi kadar kolay bir işlem!)
Hiç şüphe yok ki bu yüzyılın en büyük teknolojik gelişmelerden biri, 2012'de hassas, programlanabilir "genom düzenlemesi"nin keşfi olmuştur. Diğer birçok buluşta olduğu gibi, düzinelerce parlak insan öncülüğünü yapsa da İsveç'teki Moleküler Enfeksiyon Tıbbı Laboratuvarı'nda çalışan Emmanuel Charpentier ve UC Berkeley'den Jennifer Doudna, RNA tabanlı "GPS" veya "kılavuz"a sahip bakteriyel Cas9 proteininin bir DNA kesme enzimi olduğu konusundaki olağanüstü keşifleriyle en büyük şöhreti hak ettiler. Ertesi yıl, her ikisi de Boston'da bulunan MIT'ten Feng Zhang ve Harvard'dan George Church, sistemin insan hücrelerini düzenlemek için kullanılabileceğini kanıtladı. Onlar da ünlüler kervanına katıldılar ve çok değerli bazı patentlerin sahibi oldular. Bu keşfin haberi, laboratuvarımda hızla yayıldı. Gerçek olamayacak kadar iyi görünüyordu ama gerçekti.
Bu teknoloji, Cas9'un doğal DNA hedefi olan, "Düzenli Aralıklarla Kümelenmiş Kısa Palindromik Tekrarlar" anlamına gelen kelimelerin baş harflerinden oluşmuş, konuşma dilinde CRISPR olarak bilinir. Cas9 ve şimdilerde diğer bakterilerden elde edilen düzinelerce diğer DNA düzenleme enzimi, herhangi bir yabancı DNA kullanmaksızın bitki genlerini hatasız bir şekilde değiştirebilir. Doğal şekilde meydana gelen değişikliklerin tam olarak aynılarını yaratabilir. CRISPR, yasaklanmamış bir işlem olan, tohumları radyasyonla bombalamaktan çok daha "doğaldır".

(Avrupa Birliği CRISPR yöntemiyle oluşturulan GDO’ları yasakladı. Amaçları kendi çiftçilerini korumaktı! ABD şirketlerinin patentli bitkilerinin Avrupa’da yayılmasından korktular; ABD’nin ticari üstünlük sağlamasını istemiyorlardı. Ama aslında çiftçilerini bu verimli, dayanıklı ve yararlı bitkilerden mahrum etmiş oldular!)
Bu nedenle, 2018'de Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın aldığı karar ABD için çok beklenmedikti. Mahkeme, CRISPR yapımı gıdaların, küçük ölçekli çiftçiliğin çıkarlarını savunan Fransız tarım birliği Confédération Paysanne ve diğer sekiz grubun lehine yasaklanmasına karar verdi.
Bu karar, bilime meydan okuyor. Avrupa'nın küresel ısınmayla daha iyi başa çıkmasını sağlamak yolunda, çevresel yükü hafifletebilecek, yoksulların sağlık düzeylerini iyileştirebilecek sağlıklı yiyecekleri yasaklıyor. Karar ayrıca, gelişmekte olan ülkeleri, insanlarının yaşamları ve toprakları üzerinde son derece olumlu etkisi olabilecek CRISPR ile modifiye edilmiş mahsullerden uzak tutuyor.
Karar metni, bunun tüketicileri GDO'nun tehlikelerinden korumaya yönelik bir karar olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Karar, ABD patentli ürünlerin AB'ye girmesini önlemeye yönelik küresel bir ticaret savaşının parçasıdır. ABD Tarım Bakanı Sonny Perdue'nun tepkisi, cevabında çok açık belli oluyordu: "Hükümet politikaları, gereksiz engeller yaratmadan veya yeni teknolojileri haksız yere damgalamadan bilimsel yeniliği teşvik etmelidir. Ne yazık ki, bu haftanın AAD kararı bu anlamda bir gerilemedir. Çünkü dar bir bakış açısıyla, yeni genom düzenleme yöntemlerinin, Avrupa Birliği'nin genetiği değiştirilmiş organizmaları yöneten geri kalmış ve güncelliğini yitirmiş düzenlemelerine uygun olmasını şart koşmaktadır."
Elbette uluslar geçim kaynakları tehdit altında olduğunda çiftçilerine destek olmalıdır ancak bunu yapmanın başka yolları da var. Ticaret kısıtlamalarını haklı çıkarmak için "tehlikeli bilim" örtüsünü kullanmak, başta buna en çok ihtiyaç duyanlar olmak üzere gezegendeki herkes için inciticidir.


Alıntı: Yaşam Döngüsü: Yaşlanmanın Sebepleri ve Nasıl Önlenebileceği Üzerine Devrim Yaratan Bir Teori - David A. Sinclair


24 Ocak 2021 Pazar

Motor Sinir Hücrelerine Rehberlik Edecek Proteini Yapmak İçin Kodlanan Virüsler Sayesinde Felcin Tedavisi - Haber

Almanya’daki Bochum Ruhr Üniversitesi’nden bilim insanları, belden aşağısı felçli olan farelerin yeniden yürümesini sağlayan bir çalışmaya imza attı. Sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişimini sağlayan sitokin proteinlerini genetik olarak yeniden kodlayan araştırmacılar, farelerin hasar görmüş omurilik sinirlerini uyardı.

Bilim insanları yaptıkları çalışma kapsamında , farelerin motor-duyu korteksindeki sinir hücrelerini hiper-interlökin-6 üretmeye teşvik etti. Be nedenle, proteinin üretim planını belirli sinir hücrelerine ulaştırmak için genetik olarak tasarlanmış virüsler hayvanlara enjekte edildi.

Sitokin proteinlerinden biri olan hiper-interlökin-6 (hIL-6), akson olarak bilinen sinir liflerine zarar veren omurilik yaralanmalarını hedef alıyor. Aksonlar beyin, deri ve kaslar arasında sinyal gönderiyor ve çalışmayı bıraktıklarında beyin ile hasarlı organlar arasında iletişim kopuyor, ardından da felç meydana geliyor.

İKİ İLE ÜÇ HAFTA SONRA YÜRÜMEYE BAŞLADILAR

Bununla birlikte araştırmacılar, hiper-interlökin-6’nın (hIL-6) hücre sinyallemesinde önemli olan bir sitokin olduğunu, ancak doğada bulunmadığını ve yalnızca genetik mühendisliği kullanılarak üretilebileceğini açıkladı.

Motonöronlar olarak bilinen sinir hücrelerine rehberlik edecek proteini yapmak için kodlanan virüsler, ayrıca gen terapisi için özelleştirildi. Motonöronlar, yürüme ve koşma gibi hareket süreçleri için önemli olan diğer beyin bölgelerindeki diğer sinir hücrelerine aksonal yan dallar yoluyla bağlanıyor. Ancak, hiper-interlökin-6 daha önce bu hücrelere taşınamıyordu.

Genetik olarak kodlanan virüsler sayesinde hiper-interlökin-6 motonöron hücrelerine taşındı ve kontrollü bir serbest bırakıldı. Bilim insanları, belden aşağısı felçli olan farelere gen tedavisinin uygulanmasının iki ile üç hafta ardından hayvanların yürümeye başladığını duyurdu.

TAM OMURİLİK FELCİNİN ARDINDAN YÜRÜMEYE İHTİMAL VERİLMİYORDU

Çalışmanın lideri Dietmar Fischer Reuters'e yaptığı açıklamada, “Bu nedenle, yalnıza birkaç sinir hücresinin gen terapisi tedavisi, beyindeki çeşitli sinir hücrelerinin ve aynı anda omurilikteki birkaç motor yolunun aksonal rejenerasyonunu uyardı" açıklamasını yaptı.

Bilim dünyası şimdiye değin tam omurilik felcinin ardından yürümeye ihtimal vermiyordu. Fischer, “Bu başlangıçta bize büyük bir sürpriz oldu. Çalışmamızı insan deneylerine taşıyacağız. Benzer bir durumun insanlarda da gerçekleşebileceğine inanıyoruz. Araştırmamızla ilgili özel olan şey, proteinin yalnızca kendisini üreten sinir hücrelerini uyarmak için kullanılması değil, aynı zamanda beyin yoluyla da taşınması. Daha önce yapılan çalışmalarda d sinir hücrelerini yenilemek için benzer bir gen terapisi kullandı. Fakat biz, tasarımcı proteini üretmek için motor-duyu korteksindekilere odaklandık” ifadelerini kullandı.

Haber: Almanya’da çığır açan çalışma: Belden aşağısı felçli olan fareler tekrar yürüdü

26 Nisan 2019 Cuma

Klonlama - Alıntı

Daha da heyecan verici olan ise, insanın organ ve dokularının ameliyata gerek olmadan, “gençleriyle” değiştirilebilmesi olasılığıdır. Klonlanmış, telomer açısından geliştirilmiş, DNA'ları düzeltilmiş hücrelerin bir organa yerleştirilmesiyle, bu hücreler eski hücrelerle birleşebilecektir. Böyle bir sağaltımın belli bir dönemde üst üste yinelenmesiyle, söz konusu organ genç hücrelerin etkisine girecektir. Normal olarak hücrelerimiz zaten düzenli olarak yenilenmektedir. Bu yenilenme, kısaltılmış telomerli hatalı hücreler yerine neden dinç, gençleştirilmiş hücrelerle olamaz mı?

Dünyada Açlığın Çözümü: Klonlama teknolojileri dünyadaki açlığa bile olası bir çözüm getirmektedir. Hayvan kullanmadan, hayvanın kas dokusu klonlanarak et ve diğer protein kaynaklarının fabrikada üretilmesi. Bu, çok düşük maliyet, doğal ette bulunan böcek zehri ve hormonlardan arınma, çevreye etkilerin (fabrika çiftçiliğine kıyasla) büyük ölçüde azaltılması, geliştirilmiş besin profili ve hayvanlara acı çektirilmemesi gibi yararlar sağlayacaktır. Sağaltıcı klonlamada olduğu gibi bu yöntemde de hayvanın tamamı yaratılmayacak, hayvanın yalnızca istenen bölümleri ya da eti üretilecektir. Sonuçta, bir hayvandan milyarlarca kilo et elde edilebilecektir.

Bu işlemin açlığa çözüm getirmek dışında başka yararları da vardır. İvmelenen getiriler yasası -bilgi tabanlı teknolojilerin fiyat performansının zaman içinde üstel olarak gelişmesi- bu yöntemle et üretiminde de geçerli olur, et giderek ucuzlar. Bugün dünyada yaşanan açlığın böylesine ağır duruma gelmesinin asıl nedeni siyasi konular ve anlaşmazlıklar olmakla birlikte, yine de et satın alma gücüne büyük etkisi olacak kadar ucuzlayabilir.

Hayvansız etin ortaya çıkmasıyla birlikte, hayvanların acı çekmesini de ortadan kaldıracaktır. Fabrika çiftçiliği ekonomisi, bir makinenin dişlileri olarak gördüğü hayvanların rahatlığına pek fazla öncelik vermez. Bu yöntemle üretilen et, tüm diğer yönleriyle normal olmakla birlikte (en azından biyolojik bir hayvanda acıyı gerektirdiği kabul edilen) sinir sistemli bir hayvanın bir parçası olmayacaktır. Aynı yöntemi, deri ve kürk gibi, hayvanlardan elde edilen yan ürünler için de kullanabiliriz. Diğer başlıca avantajlar, fabrika çiftçiliğinin neden olduğu büyük ekolojik ve çevresel zararları yok etmenin yanı sıra, deli dana hastalığı ile insandaki karşılığı vCJD gibi prion kaynaklı hastalıkların riskinin de ortadan kaldırılması olacaktır.

İnsanın Klonlanmasının Yeniden Ele Alınması: Bu bizi yine insanın klonlanması konusuna getirir. Bu teknoloji mükemmelleştirildiğinde, ne etikçilerin şiddetli ikilemlerinin ne de heveslilerinin müjdeledikleri derin vaatlerin ağır basacağını sanıyorum. Peki, ya genetik ikizleri birbirlerinden bir ya da iki kuşak süresince ayırsak ne olur? Büyük olasılıkla klonlama da bir süre tartışmalı olacak, kısa zamanda kabullenilen diğer üreme teknolojileri gibi hızla benimsenecektir. Fiziksel klonlama, sonuçta, bir insanın tüm kişiliğinin, belleğinin, becerilerinin, geçmişinin farklı, büyük olasılıkla da daha güçlü bir düşünme ortamına yükleneceği zihinsel klonlamadan çok daha farklıdır. Genetik klonlamayla ilgili felsefi bir kimlik sorunu söz konusu değildir; çünkü bunlar farklı kişilerdir, hatta bugünün geleneksel ikizlerinden de farklıdırlar. Hücrelerden organizmalara klonlama kavramına bütün olarak baktığımızda, klonlamanın biyolojide, aynı zamanda bilgisayar teknolojisinde yaşanan diğer devrimlerle büyük bir sinerji oluşturduğunu görürüz. İnsanların ve hayvanların genom ile proteomunu (genomun protein olarak ifadesi) anlamayı öğrendikçe ve genetik bilgiyi kullanmak için yeni güçlü araçlar geliştirdikçe, klonlama bize hayvanları, organları ve hücreleri kopyalayabilmemiz için gerekli aracı sağlayacaktır. Bunun, kendi sağlık ve esenliğimize olduğu kadar hayvanlar dünyasındaki evrimsel kuzenlerimizin sağlık ve esenliği üzerinde de önemli yansımaları olacaktır.


İnsanlık 2.0 - Ray Kurzweil


Yapay etlerin bir beyni olmayacak. Ortada acı çeken bir canlı olmayacak. Hayvanlar kurtulacak. Vejetaryen takılanlar da et yiyebilecek. :-) Elbette bu konuda da organik takılmak isteyenler olacak. Peptisit ve hormon kullanılmayan meyve, sebzeleri isteyenler gibi, illa hayvandan üretilen etleri yemek isteyenler olacaktır. Hatta klonlanmış eti etik bulmayacaklardır. Ama bu etik anlayış da zamanla değişecektir. Alternatifi varken hayvan eti yemek etik olmayacaktır bir süre sonra. :-)

Tüp bebek yöntemi de ilk çıktığında etik bulunmuyordu. Şimdi normal karşılanıyor. İnsan da klonlanacaktır gelecekte. Birey, tıpatıp kendi DNA'sını taşıyan bebek sahibi olabilecektir. Toplum alışacaktır. Etik, teknolojiye ayak uyduracaktır. Ama bundan daha nitelikli bir yöntem de gelişecektir. Biyoteknolojik bebek tasarımı. İnsanlar istedikleri genleri seçip ona göre bebek sahibi olacaklar. Böylece mesela hastalıklara karşı daha savunmalı, güçlü ve zeki çocukları olabilir. Zaten insanlar eş seçerken aslında genleri de seçmiş oluyorlar. Böylece eşindeki sevdiği özelliklerin çocuğunda da olma olasılığını arttırmış oluyorlar. Yani zaten hep var olan gen seçme işi, biyoteknoloji sayesinde daha bilinçli yapılacaktır sadece.

Gerçi önümüzdeki yüzyılda biyoteknolojik bebek tasarlamak daha başlamadan anlamını yitirebilir. :-) Çünkü muhtemelen önümüzdeki yüzyılda zihinler bilgisayarlara yüklenecek. Biyolojik bedenlerin değeri azalacak. Çünkü sağlam çelik vücutlar yapılacak. Buluttaki zihinler bunları kendi bedeni gibi yönetecektir. Biyolojik bedenlerin aksine bu bedenler istenildiği zaman yenisiyle değiştirilebilecektir. İnsanlar, geleceğe kendisinden bir şey bırakma içgüdüsü nedeniyle artık biyolojik bebek yapmakla ilgilenmeyecektir. Çünkü zihinler zaten bilgisayarda gerçekten çok uzun süre var olacaklar. :-) Ama zihninin klonunu yapıp Bulutta çoğalmayı hâlâ isteyebilir. Gerçi zihnin Buluta yüklenmesinin 2040'larda gerçekleşeceği konusunda Ray Kurzweil kadar emin değilim. Örneğin yıllar önce İnsan Beyni Projesi'nde, 2019'a kadar bilgisayarda beyin oluşturulabileceği hedeflenmişti. Ama henüz duyurulacak bir gelişme olmuş görünmüyor. Ayrıca bundan tüm insanların yararlanabilmesini sağlayacak kadar hemen ucuzlayacağı konusunda da Ray Kurzweil kadar emin değilim. Epey bir süre zenginler faydalanacaktır. Diğer insanlar, biyolojik yaşamaya, daha epey bir süre katlanmak zorunda kalacaktır. :-)

19 Nisan 2019 Cuma

Çinli Araştırmacılar, Maymunlara İnsan Beynindeki Bir Geni Yerleştirdiler - Haber

Çin’deki araştırmacılar; makak maymunlarının genomuna, beyin gelişimimizde önemli rolü olan bir insan geni yerleştirdiler. Bu şekilde yetiştirilen maymunların bazıları, bilişsel işlevlerinde gelişme gösterdi. Bununla birlikte uluslararası toplum, deneyi etik dışı buldu ve kınadı.

Güneybatı Çin’deki Kunming Zooloji Enstitüsü’ndeki bilim insanları tarafından yürütülen araştırma; insanlardaki MCPH1 geninin kopyalarını, geni taşıyan virüs yoluyla maymun embriyolarına yerleştirmeyi kapsıyordu. Toplam 11 transgenik makak maymunu embriyosu üretildi ve bunlardan sadece 5’i hayatta kalmayı başardı. Hayatta kalan bu maymunlar, hafıza testleri ve beyin taramaları dahil olmak üzere, bir dizi bilişsel test ile sınandı. Sonuçlar, makakların kısa süreli hafıza görevlerinde, insan geni yerleştirilmeyen akranlarına göre daha iyi performans gösterdiklerini kanıtladı. Ayrıca, insan geni yerleştirilen maymunların beyin gelişimi, insan türüne benzer şekilde ve uzun sürdü.

Araştırmacılara göre çalışmanın amacı, temel biyolojiyi; yani insanı etkin kılan eşsiz özelliğimiz olan zekayı irdelemek. Bu yüzden çalışmanın Çinli yazarları, doğal olarak; beyin büyüklüğü ve bilişsel yeteneklerde etkisi olan bir gen üzerinde yoğunlaşmaya karar vermişler.

Colorado Üniversitesi’nde biyoetikçi olan Jacqueline Glover, MIT Tech Review dergisindeki yazısında, Çin’de yapılan bu yeni çalışmayı, daha gelişmiş primatların insanları devirdiği bir film olan Maymunlar Cehennemi’nden yola çıkarak ele alıyor.

Glover, incelemesinde şöyle yazıyor: “Sizin aklınıza, meşhur bir tasavvur olduğu için Maymunlar Cehennemi filmi gelir. Fakat onları insanlaştırmak zararla sonuçlanıyor. Bunlar nerede yaşıyor ve ne yapıyorlar? Hiçbir konuda anlamlı bir hayatı olmayan canlılar yaratmayın.”


3 Haziran 2010 Perşembe

Küresel Isınmaya Biyoteknolojik Çözümler

Küresel ısınma son 50 yıldır fark edilir seviyeye çıkmıştır. Buna en çok karbondioksidin yükselmesi neden oluyor. Çevreciler bu yüzden mümkün olduğunca az araç kullanmayı, elektrik tüketimini sınırlamayı özendiriyorlar.

Craig Venter'in yeni tasarlamayı başardığı yapay DNA'lı bakterileri sağlıklı. Üreyebiliyorlar. Talebe göre yapay yaşam biçimleri üretmeye hazırlanıyor. Bunlardan en popülerlerinden biri havadaki karbondioksidi emerek endüstriyel işlemlerin ham maddesi olarak kullanabilecek hidrokarbon üreten yosun tasarlamak.

Al Gore dahil çoğunluk, konforundan ve alışkanlıklarından vazgeçmekte çok isteksiz olacaktır, bir tehlike yaşamadıkça. Alternatifi olmayan önlemlermiş gibi hissettirilen yollara yeni çözümler eklenmek üzere. Otomobil kullanma keyfi hâlâ sürdürülebilir. Exxon Mobile'in, Craig Venter'in şirketine 600 milyon dolar yatırım yapması hayalci oluşundan olmasa gerek! Yosun makineler havayı temizleyecek. Daha iyi bir yakıt türü genelleşinceye kadar, geçiş döneminde, gönül rahatlığıyla fosil yakıt satabilecek.

Bu, daha iyi yakıt adaylarından biri biyoyakıttır. Küresel ısınmaya etkisi yok. Hatta geri dönüşümlü. Venter gibi genetikçilerin tasarlamayı umdukları yaşam biçimlerinden biri de bu. Saklama koşullarının fosil yakıtlara benzerliğinden olsa gerek petrol şirketlerinin ilgisini daha da çekiyor. Güneş enerjisini destekleyen petrol şirketleri var. Belki Exxon Mobile'in stratejisi başarılı halkla ilişkiler denemesi olabilirdi. Ama “gıda yetiştirmek için kullanılan tarım alanları biyoyakıt için kullanılacak” tipindeki itirazların sonu gelmez. Biyoteknolojiyle üretilen yakıtlar tarım alanlarına ihtiyaç duymayacaklar. Yosun makineler çalıştırılacak. Artık “balık çiftlikleri yosun yetiştirmek için kullanılacak” itirazı beklenmiyor değil.

Elbette tasarruf etmek gibi önlemler hiç alınmasın denemez. Sadece, paniğe gerek yok. Kıyamet küresel ısınmadan dolayı da kopmayacak görünüyor. Eskiden güçlü arabalar yapılırdı. Çok yakıt tüketmesinin sorun olabileceği geri bildirimlerden anlaşıldı. Hafif, ekonomik arabalar daha çok tercih ediliyor. Çamaşır makinesi yapma bilgisi iyice oturunca, mühendisler az elektrik, su harcamanın yollarını buldular. Şimdi biyoteknoloji çözüme katılıyor.

8 Aralık 2008 Pazartesi

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - Biyoteknoloji

Doğaya doğrudan müdahale ederek, besin olarak kullanılabilecek bitki türlerini yetiştirme ve bazı hayvan türlerini evcilleştirerek sürüler oluşturmak, yeni taş çağının belirgin özelliği olmuştur. Süreç şöyle devam etmiştir; Çiftçi uzak bir diyara ziyaretinde kendi ürününden daha çok ürün veren tohumları keşfetmiştir. Tarlasına getirip bir köşesine diker. Doğal seçilim konusunda şansı varsa, gerçekten de daha çok ürün aldığını görerek mutlu olur. Bilmediği bir şey daha yapmıştır. Polenler! Havada uçuşarak birbirine karışır. Melez ırk yaratılmıştır. Doğanın yaratmadığı, bir yönlendirmeyle oluşturulmuş yeni bitki. İşte gen mühendisliğinin ilk adımları! Bununla kalınsa iyi. İlerde aşılama tekniği geliştirildi. Tadı güzel ama kökleri yerel iklimde yetersiz kalan meyve ağaçlarını, yöreye iyi uymuş köklü ağaçlara eklemlediler. İşe yaradı. Günümüzde bazı organik meyve üreticilerine bile aşılama doğal geliyor. Genler gün yüzünde olsaydı, kolay erişilir olsaydı, çağın girişimcileri, hoşlandıkları meyve tohumlarının genlerine güçlü bitkilerin genlerini aşılamayı denemekte çekingenlik gösterirler miydi. Bugün tartışmak akıl edilmeyecek kadar olağan ve organik yöntem kabul ediliyor olurdu.

Genaktarımlı üründe zararlıya karşı dirençli gen var. “Zararlılar, sonradan buna bağışıklık kazandığında dirençli genin önemi kalmayacak.” iddiası ilk bakışta mühimmiş gibi geliyor. Bağışıklık kazanabilir; gelişmiş canlılar karşılıklı “silahlanma yarışı” yüzünden kompleksleşti zaten. Mühendisler genetik yöntemlerini geliştirerek tepkilerini sürdürür. Hem tarımsal ilaçları uygunsuz kullanmak da bağışıklık kazanmalarına neden olmuyor mu? Organik tarımda da uygulanan önlemlere, zararlının uzun süre aldanacağı söylenemez. Afrika Mısırdeleni’nden korunmak için tarla kenarına Hintdarısı dikiyorlar. Salgıladığı yapışkan maddesiyle Afrika Mısırdeleni’ni çekiyor ve larvalarını öldürüyor! Kimyasal ilaç kullanma nedenlerini hatırlatmıyor mu biraz. Hem Mısırdeleni saf dışı etmek, besin zincirini bozmaz mı! Organik tarım yandaşlarının kimyasal ilaçları eleştirirken sık başvurduğu argümandır “Besin zinciri bozulur!”.

Ayrıca insan genetik mühendislik yaparken canlıyı, gen havuzunun biriktirdiği bilgiden çok daha üst düzeyde yeni Mem (kültür, bilgi belleği)’le kodluyor. Yapılan değişikliklere karşı haşerenin küçük mutasyonlarla başarı elde etmesi eskisine göre daha zor. Haşerenin tümden yok olma olasılığı daha yüksek. İlaçlar kimyasaldır, yapaydır. Yan etkileri de yok değildir. Hatta bazılarının, çok düşük olasılıkla da olsa bazı insanlarda ciddi alerjiye neden olabileceği de gerçek. İlaçlardan alerjen olabilirler diye kesinlikle kaçınılmalı mıdır! Bazen virüslerin direnç kazanmasına da sebep oluyor. Direnç kazanan virüs, savunmasız hayvanlara kolayca sıçrayabilir. Yakın ortak ataya sahip olduğumuz canlılarla genlerimiz benzerdir. İnsanlara zarar verebilecek olan virüsler goriller, şempanzeler için de tehlikelidir. Bu hayvanlar zarar görürse doğal denge kararsızlaşır. Virüs evrim geçirerek güncellenir endişesiyle aşı olunmaması mantıklı görünüyor mu! Oysa çiçek hastalığı böyle yenildi. Yeni, kansere karşı hap tedavisi denemeleri başarılı oldu, tümörün hapa direnç kazanıyor olabilmesine rağmen. Bazı tarikatların “Tanrı’nın işine karışılmamalı” gerekçesiyle hâlâ ilaç kullanmamaları, tüp bebeğe karşı olmaları pek çok insanı gülümsetiyor. Acaba “doğanın işine karışılmamalı” gerekçesiyle GDO’lara karşı çıkma zihniyeti arasındaki benzerlik çok mu örtülü!

Sağlık ve Çevre

Geleneksel ıslah yöntemiyle bitki, yabani atasıyla melezleştirilerek daha verimli hale getirilir. Melez, atalarının genlerin karışımından oluşur. Yani istenen özelliklerin yanında tanımlanmamış başka genleri de taşırlar. 1960’da Lenape adlı patetes çeşidi yabani –doğal- çeşidiyle ıslah edildi. Üretilen yeni çeşit, yabani atasının doğal ürettiği bir alkaloid toksin olan solanin’den neredeyse öldürücü dozlarda içerdiğinden tadına bakan ilk kişi neredeyse ölüyordu. Biyoteknolojik bitki ise sadece istenen özelliklerin genleri taşınarak yaratılır. Yapılan değişiklik, sahip olunan bilgiyle sınırlıdır. Bitki daha kontrol altındadır. ABD Gıda ve İlaç Dairesi üretilen her yeni çeşidin toksinlerin varlığının sınanmasını şart koşmaktadır. Vücuttaki yağların metabolik olarak yakılmasını hızlanmasını lipotropik bir molekül olan metiyonin sağlar. Bir soya çeşidine daha fazla metiyonin sağlaması için Brezilya fıstığından gen aktarıldı. Şirket, yaptığı testlerde, Brezilya fıstığına alerjisi olan tüketicilerde reaksiyona neden olabileceğini görünce projeyi derhal durdurdu. Bazı yabancı otlar toksinli veya alerjendir. Bunların partikülleri tarım ürününe bulaşmaktadır. Yabani ot ilaçlarına dirençli genaktarımlı ürünlerin olduğu tarlalarda, geleneksel tarımdan çok daha az yabancı ot türeyebilir. Alerjen konusu çok büyütülmektedir. Kivi, mango hep potansiyel alerjen gıdalardı. Süt bile öyle. Buna rağmen yaygın tüketimi sürmektedir. Yeni tanışılan her yabani bitki alerjen olabilir. Gerçekte biyoteknolojiyle bitkinin alerji etkisi azaltılıyor. Alerjiye neden olabilecek proteinlerin saptanması ancak biyoteknolojiyle olur. Bu proteinlerin kodlandığı DNA parçaları kullanılmaz. Hatta yabani bitkilerin analizi yapılarak hangilerinin alerjen olduğu listelenir.

Biyoteknolojik ürünlerin DNA’larının insan hücrelerine bulaşacağına inanılmaktadır. GDO yemlerle beslenen hayvanların sütünde, etinde biyoteknolojik DNA bulunmadığı yapılan tetkiklerle sabitlenmiştir. Olağan DNA’dan farklı davranarak biyoteknolojik DNA’nın nasıl bulaşacağının bir açıklaması da yok.

Çevreye zararlıdır efsanesinin de alıcısı çok: Daha verimli olduğundan dar ekin alanları yetmektedir. Geniş yabani çevreler olduğu gibi kalmaktadır. Kimyasal ilaç kullanımı çok azaldığından çevredeki diğer canlılar sağlıklı kalabilmektedir, besin zinciri bozulmamaktadır. Geleneksel üretimde yapılan toprak işlemenin ¼’ü yeterli olduğundan erozyon gözlenmemektedir.

Yeşil Devrim

İlk gelişmiş tarım teknolojilerinin kullanılmaya başlandığı yıllardır. Norman Ernest Borlaug sadece “Doğru yöne yöneltme” olarak tanımladığı “önerilerini” medyanın “Yeşil Devrim” olarak duyurmasına katılmadığını belirtmiştir. İlk sınamalarda beklentilere ulaşılamadı. Yapay gübre kullanıldı, bu yüzden alabildiğine yabani ot türedi. Zararlı otların yok edilmesi için ilaç kullanıldı. Tropik yağmurların humusu sürüklemesini otların engellediği sonradan öğrenildi. Şimdi epey bir şey örenilmiş olmalı, uygulamalar biraz daha oturmuş olmalı ki; Gelişmiş tarım teknolojileriyle sağlanan verim artmıştır. Meksika’da buğday üretimi 3 katına çıktı, Hindistan’da %60 arttı. Gelişmiş ülkeler ise üretim fazlası verdi. Kimyasal ilaçların kirlenmeye yol açmasının etkili bir nedeni de bilinçsiz kullanılmasıdır. Şimdi, gen teknolojileri, en çok yine gelişmiş ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır. GDO karşıtlığının argümanları Borlang’ın uygulamalarına da uyarlanabiliyor. Borlang’ın uygulamaları beklenmedik masraflarına rağmen verim artışı sağlanmış olduğu açık.

DNA yazımı ve bilgisayar programı yazma temelde ortak yanları olan alanlardır. DNA belleği bizzat bir yazılımdır. Bir bitkiye başka bir bitkinin DNA parçasını eklemek, bir yazılıma başka bir yazılımın içerdiği bir modülünü kopyalamaya benzer. Craig Venter sentetik DNA’lı canlı yarattığını açıklamıştı. İşte bu baştan DNA programı yazımıdır. Ve sentetik canlı yarışmaları da yapılmaya başlandı. Konulara berraklık kazandırmak amacıyla bilgisayar ve yazılım alanlarına eğreti olarak sık sık başvurulacak.

GDO’nun doğayı nasıl etkileyeceği kestirilemez deniyor. Üretilen yazılıma yeni özellikler katılmasının tüm durumlara nasıl tepki vereceği tam olarak kestirilemez. Bir makinede doğru çalışır, ama başka makinede sorun çıkarabilir. Programcılar birçok duruma önceden hazırlıklı olurlar. Ama hiçbir zaman tam hakim olamazlar. Bu yüzden de yeni yamaların yapılması olağandır. GDO’lar beklenmedik bir şeye neden olduğunda yeni “yama genler”le sorun giderilir. Ne olacağı tam olarak kestirilemez diye yenilik yapılmasından korkulması daha mı iyi. Programcı şöyle mi düşünsün: Bu programın pazar payı bu. Müşterinin bu yeni özelliği nasıl bulacağından asla emin olamayız. Çok geniş uygulama alanı olan bu yazılıma bu yeni özelliğin eklenmesi fark edemediğimiz sorunlara neden olabilir. Müşterinin işler aksaya da bilir –ki, bu bazen olur-. Biz en iyisi bu yeni özelliği hiç eklemeyelim…

Eskiden bilgisayarlar lükstü. Büyük şirketlerin oyuncağıydı. Hikayeyi biliyorsunuz. Yaygınlaştı. Ucuzladı. Kendisine emanet edilen işler çok arttı. Her endüstrinin en önemli işçilerinden oldu. Verimi arttırdığı açık. Her işe göre özelleşmiş yazılımlar tüketicisini buluyor. Birçok insanın eline geçmesi hesapta olmayan aksiliklerin de olmasına neden oldu. Virüs programlayanlar da çoğaldı. Şirketler anti-virüs, güvenlik yazılımlarına da ciddi paralar aktarmak durumunda kaldı. Eğer işlerini bilgisayarla görmüyor olsalardı virüs dertleri de hiç olmayacaktı. Bilgisayardan kaynaklı yüke masraf etmemiş olacaklardı. Buna rağmen öyle görünüyor ki; son toplamda bilgisayar kullanmak masrafları düşürüyor ve işler daha kolay yürüyor. Dikkatsiz kullanılan yazılım iş kayıplarına neden olabilir. “Virüs bulaşırsa özenle oluşturulan veriler kaybolur.” kaygısıyla daktilo-kağıt kullanmayı sürdürerek gittikçe artan girdi bilgileriyle başa çıkmak mümkün görünmüyor.

Bilgisayarlarda önceden düşünülmemiş bir sorun ortaya çıktı. 2000 yılı problemi. Eski bilgisayar yazılımları bu tarihten sonrası için hatalı çalışabilirdi. Bir sürü yaygara koparıldı. Bilgisayara bağımlı işlerde felaket olabilirdi. Bankalar, uçaklar, trafik lambaları çalışamaz hale gelebilirdi. Ne oldu, ufak tefek yamalarla sorun unutuldu gitti. Bir felaket olmadı. Biyoteknoloji üzerine olumsuz varsayımlara benziyor. Çok büyütülmüştü.

Bitki Patentleri

“Yaşam patentlenemez!” sloganıyla doğada milyonlarca yıldır varolan mikroorganizmaların patentleştirildiği vurgulanıyor. Sadece genetik değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patentinin alınabilmesi isteniyor. Öncelikle, doğada varolan mikroorganizmaların yeni keşfedilmiş bile olsa patentleşemediğini belirtmek gerekir. Patentler, yeni ürünleri içerebildiği gibi, eski veya yeni ürünleri üretmek için kullanılan yeni yöntemleri de içerebilir. Makineler, kimyasal bileşikler kapsam içindedir. Genleri değiştirilerek oluşturulan ürün doğada hep varolan canlı değildir. Ticari yeni bir makinedir, gerçi her canlı yaşamkalım makinesidir. Elektronik şirketi geliştirdiği yeni aygıtın patentini alır. Aygıta değil de salt yönteme patent alsaydı, başka üreticilerin, taklitlerini piyasaya sürmesi gayet yasal olurdu.

Genetik Çeşitlilik ve Lezzet Zenginliği

“GDO türündeki genler yöredeki doğal türüne atlayarak genetik çeşitliliği azaltacak.” savı yaygın kullanılmakta. Türün bir bireyinde mutasyon olduğunu varsayalım. Bu bireyin soyu, diğerlerinden daha başarılı yavrulayabiliyor ve hayatta kalabiliyorsa mutasyon tür içinde yayılacaktır. Eğer bir GDO mutasyonu yayılmayı başarabilmişse doğal çevreye daha uyumlu olduğundan olacaktır. Yoksa doğal seçilim bu GDO’yu elemiş olacaktı. Aslında bu sav GDO’lar için güzel bir iltifattır. Ve gen mühendisliğinin, genlerin doğal mutasyon birikiminden daha iyi işler yapabildiğini gösterir. Türün genetik çeşitliliğinin üzerindeki etkisi, kendiliğinden oluşacak yararlı bir mutasyondan daha farklı olmayacaktır. Bu yeni de değil, insanlar geleneksel çaprazlamayla, yalıtmayla soyu yönlendirmektedir. Eskiden buğday doğada günümüzdeki gibi değildi. Yönlendirmeyle değişti, verimi arttı. Çiftçiler doğadaki bitkinin bir iki cinsini seçip tarlalarında özel ilgi göstermeye başladığından beri tek tipliliğe yöneliş oluyor. İlginçtir; GDO’nun çevreye yayılması yasal değildir. Patent sahibi şirket biyoteknolojik ürününün, lisanslayamadığı topraklara kontrolü dışında yayılması yüzünden zarar eder. Çevreye dağılmasına hevesli olmayacaktır.

Güya tek tip besine neden oluyor ve tek tip damak tadının kalmasını sağlıyor. Ford, “montaj hattı”nı geliştirerek seri üretimde çığır açtı. Otomobiller yaygınlaştı. Sonraki yıllarda başka firmalar farklı otomobil seçenekleri sunmaya başladı. Çeşitli renk ve tarzlarda arabalar piyasadaydı artık. Henry Ford ünlü “İnsanlar istedikleri renkte bir Model T’ye sahip olabilirler, siyah olduğu sürece.” sözleriyle müşterilerin seçenekleri fazla önemsemeyeceğine inandı. Tek tip Model T’yi üretmeyi sürdürdü. Ford pazar payını kaptırdı. Biyoteknoloji şirketleri, diğer endüstrilerde olduğu gibi, her tür insana hitap edebilecek lezzetler yaratmayı deneyecek. Genlere müdahale edebiliyor olmak, geleneksel tarımla elde edebilen tat kısıtlamasını kaldırır. Hayal gücü genişler.

Biyoteknoloji Şirketlerine Bağımlılık

Çiftçilerin tohum için sürekli şirketlere bağımlı olacağı iddia ediliyor. Oysa bu diğer ticari ürünlerden çok farklı değil. Bir yazılım kullanıldığında verim sağlar ve yeni alışkanlıklar edinilir. Genelde gelişmiş bir yazılımın sadece sınırlı lisansı alınabilir. Değiştirilemez, kopyalanamaz. Yazılımı kullanarak edinilen bağımlılığa benzerliği gözden kaçmamalı. Cep telefonları GSM operatörlerine bağımlı yapar, araba kullanıldığı sürece petrol şirketlerine bağımlı kalınır. Bu iddia her endüstri için pekâlâ ileri sürülebilir. Karnımız maalesef her gün yeniden acıkıyor. Dolayısıyla en çok bağımlı olduğumuz kişiler çiftçilerdir, en azından şimdilik. Belki de sırf bu yüzden bile gıda işi sadece çiftçilerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar önemlidir. Köhne, geleneklerin ezberlettiği yöntemlerle sağlanan ürünler uzun zamandır yetmemekte, ve bazılarının varsaydığı gibi çok sağlıklı da değildir. Biyoteknoloji şirketlerinin sağladığı besin değeri yüksek ve esnek ürünler şimdi daha anlamlı olmaktadır. Modern bilimin olgularıyla hareket eden mühendislerin bilgisi, çiftçilerin sezgilerinden önceliklidir. Çiftçilere bağımlı kalmayı tercih etmek pek iyi bir fikir gibi görünmüyor.

Çiftçilerin bir kısmı sonraki yıla tohumları saklamak istiyorlar. ABD’de saklamak yeni tohum almaktan daha pahalıya geliyor. Ayrıca yeni tohum almak daha iyi. Çünkü yeni sürüm olacaktır İyileştirmeler yapılmış olacaktır, belki daha verimli olacaktır. Bitkinin kopyaladığı yeni tohumları kullanmak bir CD’yi DVD’yi çoğaltmaya benzer. Bir kitap satıcısının, dükkanındaki raflarda duran kitapları, yayınevinden bağımsız olarak fotokopilerini çekip defalarca satmak istemesi bu konuya iyi bir eğretidir. Yeri gelmişken GDO’ların veriminin yalan olduğunu düşünenler oluyor. Bu durumda çiftçinin zaten tohum saklama niyeti olmaz. Eğer talep ederse veriminden memnun demektir. Biyoteknolojik mısır ekimiyle sağlanan kâr artışının %75’i bizzat çiftçilere kalmaktadır.

Tohum vermeyen bitki teknolojisi de uygulanmamaktadır. Böyle bir teknoloji uygulanıyor bile olsaydı, bu GDO karşıtlarını sevindirmelidir. Çünkü yöredeki doğal türüne asla atlayamayacak demek olurdu.

Tekel Şirketler

Birkaç firma tüm tarımı, hayvancılığı kendilerine bağlayarak tekel hakimiyeti kurmaya çalışıyor, şeklinde düşünülüyor. Şöyle de bakılabilir; Zararlıya dirençli bitki programlayarak, kimyasal ilaç şirket ürünlerine alternatifler sunulmuştur. Geleneksel tohum tedarikçilerine de bir seçenektir. ABD’de 100 kadar bağımsız şirket geleneksel tohum tedarikçiliğini sürdürüyor. Biyoteknoloji şirketlerinin eli 12 tohum üreticisi ile sınırlı. Gen mühendisliği karmaşık ve pahalı olduğundan yatırım yapacak şirket sınırlı. Ama teknoloji gelişip ucuzladığında oyuna giren şirketler hızla artacaktır. İnsan Genom Projesi 3 milyar dolar maliyetle ağır ilerliyordu. Craig Venter, Celera Genomics şirketini kurdu. Sadece 300 milyon dolar yatırımla da yapılabileceğini planlayarak pazara girdi. Bilgisayar üretmek de pahalıydı. Uzun süre sayılı şirket vardı. Şimdi ise markaları teker teker saymak eziyet olur. Onlarca bilgisayar firması var ama pazarın %53’ünü Dell ve HP paylaşıyor. Tekel gibi görünüyor, değil mi! Pazar paylarının bu kadar yüksek olmasının nedeni satış sonrası hizmetleriyle ünlü olmaları. Besin değeri yükseltilmiş gıdalar tüketici bedenin gelişimine katkı yapacaktır. Bu da bir çeşit satış sonrası hizmettir. Bitkinin verimi çiftçiyi de mutlu edebiliyorsa zaten pazara hakim olacak demektir. Gerçekten tekel olan bir şirket neden dirençli, verimli genler geliştirmeye gayret göstersin ki.

Peki, biyoteknoloji şirketleri yüksek besin değerli tohumları neden geliştirsin: Toplumun ilgisini çektiğinden yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneleceğini vaat eden politikacılar sempati topluyor. Güneş enerjisine yatırım yapan şirketler de kazanç sağlayabiliyor. Tüketicilerin organik gıda sevdasından bu alana yatırım yapan şirketler umduğunu buluyor. Biyoteknoloji şirketleri de yaşayakalmak için rekabetteler. Önyargıları yıkmak ve ilgiyi arttırmak yararlarına olacak. Güneş enerjisine yatırım yaparak tüketiciyi mutlu etmeyi başaran firma gibi tohumun besin değerini yükselten firma da tüketiciyi ikna edebilir.

Açlığa Çare

GDO karşıtları, “Biyoteknolojiyi savunanların GDO’ların açlığa çare olacağı reklamını yaptıklarını” altını çizerek duyuruyorlar. Gerçek şu ki böyle büyük bir iddiaları yok. GDO karşıtları kendilerine yargılayabilecekleri malzeme çıkarmak için bu yakıştırmayı yapıyorlar. GDO’ların kendi başına açlığa çare olması beklenemez. Besin değerinin yükseltilmesi ve verimin arttırılması, bu konuyla ilgilenen gönüllülerin işine yarayacaktır. Açlığın asıl nedeni politik, savaşlar ve sudur. Bu fikre çok kızanların dayanağı organik besinlerle ise hiç mümkün olmadığı vurgulanmalı.

Organik gıdaların herkese yeteceğini savunanlar var. Hatta adil paylaşılırsa, her bireyin obez olmasına bile yetecek kadar çok üretilebileceğine kendisini inandırmış kişiler bulunmakta. Öyleyse, organik gıdaların, diğerlerinden neden kat kat pahalı olduğunu açıklamaları gerekir. Tamamen saf organik yiyecekleri herkese yetiştirmek mümkün değildir. Narin olduklarından sadece belli topraklarda, koşullarda yetişir ve dolayısıyla kısıtlı üretilebilir. Erken bozulacağından raf ömrü kısadır. Ve çabucak başka bölgelere dağıtmak mümkün değildir. Dondurmak, koruyucu maddeler gerçekten gerektiği içindir. Uygulanabilir kolay ve ucuz daha mantıklı bir seçenek yoktu. Tabii, şimdi gen mühendisliğiyle koruyucu maddelerin ağırlığı azalacaktır. Sertifikalı organik ürünler, geleneksel teknikle üretilmiş ürünlerden daha pahalı, çünkü talebi karşılayamıyor. Daha fazla emek gerektiriyor.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası pirinç ile besleniyor. Ekonomik sorunları olan bölgelerde nüfusun hızlı artışının sürmesi israftır. Önümüzdeki 20 yıl içinde nüfusa pirinç yetişmesi için üretimin %30 artması gerekiyor. Pirinç genomu tümüyle çözüldü. Daha fazla tohum veren ve bol A vitamini sağlayan genetik yenilenmeye sahip pirincin pazarı göz alıcı.

Genlerin doğal evrimi basit referanslara göre programlanır. Bu yüzden kolayca yanılırlar. Örneğin böcekler güneşe göre yollarını bulur. Ama etrafta ateş varsa ona doğru uçarak kendisini yakar. Ateşin ışığı ona Güneş referansını verir çünkü. Bitkiler de mevsimlere, çevreye göre programlanmıştır. Yalnız değişen çevre, iklim yanıltır onları. Mühendislerin değişime göre yeniden programlayacağı bitkinin daha verimli olacağı açıktır. Daha az suya ihtiyaç duyan domatesler kuraklaşan yörelerde hâlâ ekilebiliyor olacaktır.

Kamuoyunun ikna olmasındaki en büyük güçlük, genaktarımlı ürünlerin yaygınlaşmasından ekonomik olarak zarar görecek tarafların bulunmasından kaynaklanıyor; tüketicilere “GDO’suz” ürünler satarak daha fazla kâr eden perakendeciler ve pazar payları daha şimdiden %20 oranında düşen kimya endüstrisi gibi. Böyle diyor Bruce Chassy. GDO karşıtlarını yeniden düşünmeye itmesi gereken güzel bir saptama.

Genetik biyoteknolojide irdelenen kapsam gıdalarla sınırlı kaldı. Aşı bitki geliştiriliyor. E. coli bakterisinden koruyan patates sonuç verdi. Hepatit B’ye karşı aşı maddesi içeren patates de etkili oldu. Aşı olmak kolaylaşıyor. İnsulin GDO bakterilerinden elde edilmekte. Vitamin, sabun, gıda katkısı 20 yıldır bu yöntemle sağlanıyor. Sütünde insan proteini bulunan çiftlik hayvanı üzerine çalışılmakta. Karbondioksiti enerjiye dönüştüren organizmalar, oksijen üreten organizmalar çok yakında. Gelecekte uzay gemisinde, yaşanabilir sera ortamı oluşturmak zorunda kalacak insanlar. Oksijen üretmesi için gemiye ağaç dikilmeyecek. Ağaçların varolmasını sağlayacak karmaşıklıkta ekosisteme sahip olamayacaktır. Yapay kromozomlu bakteriler basit ve esnek olacak. Oksijen üretecek, çöp toplayacak. Yapay kromozomlu makineler, kültürün kanıksanmış öğeleri haline gelecek. Ve en nihayetinde insan DNA’sı müdahale edilerek geliştirilecek. Gerçekçi gelmiyor mu! 50 yıl önce, bilgisayarların bugün yaptığı işler, insanlara uçuk gelmiş, akıl edememişlerdir. DNA programlama gelişiyor, öngörülemeyen yerlerde uygulama alanı bulacaktır. 2001: A Space Odyssey, The Terminator, RoboCop gişede başarı sağlayan sinemalardır. Ortak yanları yeni teknolojilere, bilgisayarlara, robotlara duyulan güvensizliği yansıtıyor olmalarıdır. Biyoteknolojiye tepki gösteriliyor olmasının sırrı bu paranoyada saklı olamaz mı.

Evet, genaktarımlı tarım geleneksel tarımdan daha riskli değildir. Elbette maliyet bakımından da devede kulak kalır. Yine de biran için bilinmeyen yan etkilerinin ortaya çıkabileceğini varsayalım. Bunun üzerinde beyin fırtınası yapalım. Cep telefonu elektromanyetik radyasyon yayıyor. Günlük hayatta kullanılan çoğu cihaz şöyle böyle elektromanyetik radyasyon yayıyor. Hidroelektrik barajlar çevreyi bozdu. Bilgisayarla çalışmak bel rahatsızlıklarına neden olabiliyor. Şehirleşmeyle birlikte ortak su şebekeleri inşa edildi. Ama suya bulaşacak bir virüsün insanlara yayılması kolaylaşmış oldu. Ağaçların dallarında yaşayan atalarımızın teknolojiye bulaşmamış doğal hayatları da pek güvenli sayılmazdı. Ağaçtan düşebilir, yırtıcılara av olabilirdi. Görüldüğü üzere hemen her şeyin riski, yan etkisi oluyor. Canlıların DNA algoritması anlaşıldıkça yeni ilhamlar alınacak ve hedeflere daha hatasız ulaşılacak. Her yeni ilişki yanında yüklerle gelir. Yeni bir arkadaş edindiğinizde, sonraları yeni fark etmeye başladığınız -size göre tuhaf olan- huylarına katlanmak durumunda kalabilirsiniz. Hatta onun bazı hoşlanmadığınız dostlarına karşı diş sıkmanız gerekebilir. Bu arkadaşlıktan çok şey kazanabiliyorsanız, bunlar hayal kırıklığına neden olmaz. Ama bu yüklerin yanında arkadaşınız hafifse, bıkarsınız. Gelecekteki “valizler”in abartılı hesabını yaparak başkalarıyla ilişki kurmaya yanaşmayan pek az insan vardır. Her yenilik de yanında yüklerle gelir. Sesten hızlı yolcu uçağı Concorde geliştirildi. Ne yazık ki “yük”ü ağırdı. Çok fazla yakıt tüketiyordu. Ekonomik değildi. Hava yolu şirketleri dayanamadı ve sonunda müzelik oldu. Bir GDO tasarımı da ekonomik değilse, yükü ızdırap veriyorsa piyasası da olmayacaktır. Matbaanın icadı ağaçların kesilmelerine vesile oldu. Kitapların daha çok kişiye ulaştırılmış olması protesto edilmeli miydi! Arayanlar yel değirmenine de bahane bulur. Antika mı kalınmalı!

İlgili Belgeler

Tübitak Bilim ve Teknik
Bitkilere Gen Aktarımı eki: Ocak 2008
Gen Aktarımlı Ürünlerin Dünü, Bugünü: Kasım 2005
Yeşil Devrim: Ekim 1979
Organik Tarım: Temmuz 2003
Bitkilerden Hazırlanan Aşılar: Ekim 1998
Genetik Mühendisliğiyle Oluşturulmuş Güç: Kasım 2005

http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya: GDO Bilgi Platformu
Söylentileri Dağıtmak
http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya/index.php?option=com_content&task=view&id=62&Itemid=77
Patent Hakkı
http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya/index.php?option=com_content&task=view&id=59&Itemid=74

http://www.gdoyahayir.org: GDO’ya Hayır Platformu

http://www.genbilim.com/content/view/3777/: Yapay Yaşam Yolunda Önemli Adım