genetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
genetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2023 Çarşamba

Aşkın Romantikliği

Bazı duygusal ve toplumsal özellikler, erkekleri kadınların gözünde daha çekici kılar. D. M. Buss’ın 37 kültürü kapsayan, 10.000’den fazla kişinin katıldığı, insanların çiftleşme tercihlerinde cinsiyetler arasındaki farklılıkları konu alan araştırmasına göre, mali kaynakların, güç ve zenginliğin büyük önemi vardır. Buss’ın araştırmasına göre, kadınlar maddi imkanlara erkeklerden daha fazla (yüzde 100 daha fazla) değer verir. Buss, erkeğin yavrulara sağlayabileceği kaynakların bir göstergesi olduğundan zenginliğin kadınlarca değerli bulunabileceğini de sözlerine çabucak eklemiş, böylece bu bulgunun kulağa kinik bir erkek şovenizmi gibi gelmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Kaynakların yönetimi doğrudan statüye bağlı olduğundan, kadınların toplumsal statüsü yüksek erkekleri çekici bulması o kadar da şaşırtıcı değildir.

Kabul etmem gerekir ki, Buss’ın tartışmalı bulgularını ilk okuduğumda, vardığı sonuçları rahatsız edici bulmuştum. Buss’ın 1989’da, araştırmasının yayınlandığı tarihte bulguladığı türde ayrılıklarla, yani kadınlar ile erkeklerin düzgünce birbirinden ayrılmasıyla, yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında başımız o kadar hoş değil. Cinsiyetler arası ilişki meselesinde o zamandan bu zamana köprünün altından çok su aktı. Ayrıca, Buss’ın evrimci bir bakış açısıyla yazdığını da hesaba katmak gerek. Buss’ın araştırmasının başlığı “İnsanların çiftleşme tercihlerinde cinsiyetler arasındaki farklılıklar: 37 kültürde test edilen evrimci varsayımlar”dı.

Bu yüzden, etkenleri okurken kadınlar kadar erkeklerin de tercihleri açısından önemli olduğunu belirteceğim, Batı kültüründe evrimci gelişme açısından önemli roller oynayan etkenlerin bugün insan davranışlarını pek etkilememiş olabileceğini akılda tutmak önemlidir. Örneğin pek azımız bir eş seçerken birkaç olası tercih arasından hangisinin genetik olarak en avantajlı olduğunu düşünmeye zaman harcarız. Oysa evrim kuramcıları, bu gibi tercihleri bilinçdışı bir biçimde her zaman yaptığımızı ileri sürer. Dolayısıyla, bir kadın ya da bir erkek, fiziksel ya da zihinsel belli donanımlara sahip bir eşi tercih ettiğinde, bilmeden, hayatta kalma ve başarılı olma şansını artırmaya elverişli genetik özellikleri tercih ediyor olabilir.

Bazı eş tercihleri hem kadınlarda hem erkeklerde ortaktır. Vücudun her iki yanında da bulunan organlar (kulaklar, eller, kollar, ayaklar) açısından simetri çekicidir, çünkü (yine evrimden bahsediyoruz) rahmin iyi geliştiğini, travmadan uzak bir doğumu, iyi beslenmeyi, hastalıklardan uzak olunduğunu yansıtırlar. Asimetri, genetik ya da çevresel anormallikler sonucu normal gelişimin sekteye uğradığını düşündürür. Yukarıda bahsettiğimiz diğer evrimci kriterler açısından olduğu gibi, bu süreç de bilinçli bir farkındalığın dışında gelişir. Birçok okurun, müstakbel eşlerini kulakları, elleri ya da ayaklarının simetrisi bakımından bilinçli bir karşılaştırmaya tabi tuttuklarını hatırlayabileceklerinden yana kuşkuluyum. Ancak istatistikler, bilinçsiz de olsa kıyaslamalar yapıldığını gösterir. Ortalama olarak bakıldığında, daha simetrik erkekler arasında ömür boyu eş olarak seçilenler daha fazladır, muhtemelen bu da erkeklerin simetrilerinin daha yüksek düzeylerde olmasının kadınların gözünde daha çekici bulunduğunu yansıtır.

Eş seçimini evrimci ilkelere göre açıklamanın zayıf yönlerinden bir diğeri de, biyolojimizin hayatlarımızın farklı aşamalarında farklı tercihlere yönelebilecek olmasıdır. Gençlikte tutkuyla kapılabilir, romantik aşk ve seksten daha fazla etkilenebiliriz; daha sonraları kariyerimizde ilerlememizi, maddi birikim yapıp aile geçindirmemizi sağlayacak daha istikrarlı bir ilişki isteyebiliriz; daha da sonraları ahbaplığa ve entelektüel ilgilerimizi paylaşmaya daha fazla ilgi duyabiliriz. “Aceleyle evlenirsen boş zamanlarında pişmanlık duyarsın,” sözü, tutkular tükenip bittiğinde, iş meslekte ilerlemeye, çocukları yetiştirmeye ya da entelektüel ve duygusal olarak doyurucu bir arkadaş olmaya geldiğinde, insanın eşinin yeterli olmadığını görebileceğini anlatan bir aforizmadır. Dolayısıyla, hayatın farklı aşamalarında farklı etkenler eş seçimini etkilemekle kalmaz, bu etkenler kısa vadeli ilişkilere karşılık uzun vadeli ilişkiler kurmakta da mutlaka birbirine eşit değerde de değildir.

Alıntı: Akıl Kullanma Kılavuzu


Kadınlar mali kaynağı iyi olan erkeklere aşık olma eğilimindedir. Bu, doğacak bebeğin konforunu sağlayabilme öngörüsüyle örtüşür, farkında olunsun ya da olunmasın. Bu tür etkenlerin 1000 yıl öncesi kadar güçlü olmasa bile Batı kültüründe de hâlâ sürmesi şaşırtıcı olmaz. :-)

Eli yüzü düzgün-simetrik insanları seçme eğilimi de sürmektedir. Bunlar, travmadan uzak bir doğumu, iyi beslenildiğini, hastalıklardan uzak olunduğunu yansıtırlar. Üstelik onların doğacak çocuklarının da eli yüzü düzgün-simetrik olma olasılığı yüksektir. O çocuklar büyüdüklerinde eş bulmaları daha kolay olacaktır. Böylece bunu sağlayan genler geleceğe sürekli aktarılır. Bir kadın ya da bir erkek, fiziksel ya da zihinsel belli donanımlara sahip bir eşi tercih ettiğinde, bilmeden, hayatta kalma ve başarılı olma şansını artırmaya elverişli genetik özellikleri tercih ediyor olabilir. :-)

Kadınların yüksek statüdeki erkeklere aşık olması, alıntıda anlatılan nedenlerden dolayı doğal bir davranıştır. Aslında benzer durum erkeklerde de vardır. Bir erkeğin, mali durumu kendisinden daha iyi olan bir kadını kendisine aşık edebilmesi gerçekçi değildir. Doğru. Ama erkekler de, yüksek statüdeki insanlara yakın durmayı isterler. Mesela siyasette filan bu durum sıkça gözlemlenebilir.

Tüm bunlar, genel eğilimleri açıklamaktadır. Bu eğilimlerden farklı davranan insanlar olabilir. Ama sayıları oldukça az olacaktır.

26 Haziran 2020 Cuma

İcat Evriltmek – Yapay Zeka

Evrim sürecini taklit etmeyi temel alan bir arama yöntemi olan Genetik Programlamanın (GP) mucidi John Koza, bizzat GP'nin bir "icat makinesi" olduğunu iddia eder. (Aynı zamanda, GP'nin aşağı yukarı YZ kapsadığını da iddia ediyor, çünkü YZ'nin hedefi, zeki programlar yaratmaktır ve GP tam da bu işi yapıyor.) Örneğin, Koza ve meslektaşları, optimal bir anten sistemi evriltmek (otuz bir kuşakta) amacıyla GP'den faydalanmıştır. Ayrıca, optik mercek tasarımları da evriltmişlerdir (yüzlerce kuşakta). Makalelerinden birinde belirtildiği gibi: "Genetik yolla evrilmiş mercek sistemlerinden biri, daha önce alınmış bir patenti ihlal ederken, patentlerde geçen performans tanımlarını tekrarlayan (ya da iyileştiren) ve patentleri ihlal etmeyen yeni tasarımlar da yaratılmıştır." Bu şekilde evriltilmiş tasarımlar arasında elektrik devresi, regülatör, mekanik sistem ve çeşitli cihaz tasarımları da vardı. Bu ekibin hedefi, "insanlarla yarışan tasarımlar" yaratmaktır, yani özellikleri, en başarılı insan tasarımcılarının eserlerini yakalayan ya da aşan tasarımlar oluşturmaktı. Bilgisayarların gücünün artmasıyla birlikte, GP ve GP benzeri arama yöntemleri kullanımının, birtakım ilginç icatlar üreteceğine inanıyorum.

Alıntı: Yapay Zeka Geçmişi ve Geleceği

27 Eylül 2018 Perşembe

Klonlama Yaparak Tanrı'yı Oynamak - Bilim

İşte bunun gerçekte ulaştığı sonuç şudur: bilimin gereğinden çok dinin hakkını çiğnemesi korkusu. Gerçekten, bu tema onlarca yıldır Howard ve Ritkin’in 1977 yılında yazdığı Kim Tanrı’yı Oynamalıdır?: Yaşamın Yapay Olarak Yaratılması ve Bunun İnsan Irkının Geleceği İçin Taşıdığı Anlam [24] adlı eserinden, Ted Peter’ın 1997’de yazdığı Tanrı’yı Oynamak?: Genetik Determinizm ve İnsan Özgürlüğü [25] adlı esere, Dolly olayını takip eden Tanrısal uyarıların coşkusuna kadar, ortalıkta dolaşmıştır. Mesaj açıktır: bilim sadece bu kadar ileri gidebilir. Newsweek’de düşüncelerini açıklayan Kenneth Woodward şunu ileri sürdü: “Belki Dolly’nin mesajı, toplumun insan yaşamı üzerinde egemen olduğunu varsaymaya doğru rastlantısal, ahlâki kayışını tekrar gözden geçirmesi gerekliliğidir. Gerçekten Tanrı’yı oynamak istiyor muyuz?” [26] Los Angeles Times’daki Conrad’ın baş sayfadaki karikatürü ülkenin ruh durumunu aynen yansıtıyordu: Sistine Şapeli’nin tavanındaki Michelangelo’nun insanlığın yaratılışı adlı freskini değiştirerek, işaret parmaklarını birbirine dokundurarak “Tanrı’yı oynayan bilim adamları” yazılı bir başlık taşıyan iki tane klonlanmış kişiyi gösteriyordu. [27]

Tanrı’nın bununla ne ilgisi var? Bizim kültürümüzde çok ilgisi var. Ama pek çok insan, uygunsuz bir şekilde bilim ve dini hedefleri ve tamamen farklı olamayan yöntemleri olan girişimleri birbirine karıştırmaktadır ve sonuç olarak, ya dinin bilime karşı algılanan ileri gidişiyle aşırı derecede gücendirilmektedir ya da gereksiz bir şekilde bilimin dine karşı iddia ettiği tecavüz tarafından tehdit edilmektedir. Robert Wise’ın 1951 yılındaki Dünyanın Durduğu Gün adlı bilim kurgu film klasiğinin, heyecanı doruğa ulaştıran sahnesini düşünün. (Michael Rennie’nin oynadığı dünyadaki adı İsa’nın alegorisi olarak “Bay Carpenter” olan) uzaylı yaratık Klaatu, korku uyandıran bir hükümet ajanı tarafından öldürülür, sonra görevli robotu Gort tarafından yeniden canlandırılır. Bu uzaylı teknolojisinin gücü karşısında şaşırarak Patricia Neal’in Mary Magdalene benzeri karakteri (bilim kurgu tarihinde en anılmaya değer cümlelerden biri hâline gelen “Gort, Klaatu barada nikto” cümlesini söyledikten sonra) yaşam ve ölüm üzerindeki kontrolün, geleceğin bilimi için programda olup olmadığını sorgular. Klaatu, ona böyle güçlerin sadece “Her Şeye Kadir Ruha” ait olduğu ve yaşamının uzatılmasının, ne kadar olduğunu “hiç kimsenin anlatamayacağı kısıtlı bir dönem” için iyi olduğu konusunda güvence verir. Aslında anlatıyordu. Edmund North’un orijinal metninde, Gort Klaatu’yu sınırsız olarak yeniden canlandırmaktadır. Ama film sanayisinin Denetim Kurulu (kendini ayarlama için kurulan sansür komitesi) yapımcılara şunu söyledi: “Sadece Tanrı bunu yapabilir.”

Sınırlı bilgi konusundaki Prometheus’a ait olan bu tema, sadece bilim kurguda değil ama aslında bilimde de ortaktır. Güneşin çok yakınına uçan her efsanevi İkarus için sınırlarını çok fazla ileri götürmeye cesaret ettiği için kanatları kırılan gerçek yaşamdaki bilim adamları vardır. Doğum kontrolü? Sadece Tanrı bunu yapabilir. Yapay dölleme? Sadece Tanrı bunu yapabilir. Yaşamı uzatma? Sadece Tanrı bunu yapabilir. Acısız ölüm? Sadece Tanrı bunu yapabilir.

O zaman bir İngiliz hükümet danışma komisyonu, Clinton’un önderliğine karşı çıkarak, insan doku ve organlarını iyileştirme amacıyla kullanmak için klonlama araştırmalarını cesaretlendirdiği zaman, hem dini hem seküler gruplardan şiddetli bir direnmeyle karşılaşmasına şaşırmamalıyız. Klonlama mı? Sadece Tanrı bunu yapabilir.

Bu İnsan Genetiği Danışma Komisyonu kesin olarak neyi önermekteydi? İşittiğimiz kötü kader ve hüzün feryatları arasında insan, onların Robin Cook’un Koma filmindeki gibi yetişkin klonlardan vücut parçaları elde etme planı önerdiğini düşünecekti. Tersine. Öneriler bundan daha sağgörülü bir şekilde kelimelere dökülemezdi: “...bu aşamada ciddi olarak hasta olan kişiler için büyük yararları olabilecek böyle teknikler kullanarak sınırlı araştırmaları dizginlemenin doğru olmayacağına inanıyoruz.” [28] Yasaklanmış bilgiye doğru herhangi bir tehlikeli girişime direnen teknolojiden korkanlar (aynı zamanda kişisel olarak onların yararına olan her tıbbi gelişmeye katılırken) geleceğe doğru yapılan bu dikkatli ataklar, akbabaların bizi sonsuza kadar gagaladıkları bilimsel cehenneme doğru giden kaygan yokuşlardır. Ama bir an için geri adım atalım. Korkacak neyimiz var? Klonlamayı çevreleyen kitle histerisi ve ahlâkî panik, tarihsel açıdan ortak olan tıbbi gelişmeler, dinin güneşinin çok yakınına uçtuğu zaman ortaya çıkan ek sorunlarla birleşen yeni teknolojilerin reddedilmesinden başka bir şey değildir. 1940’larda yapay döllenme ilk ortaya çıktığında eleştirenler, buna zina demişti. Dini Luddite’ler “Sadece Tanrı bunu yapabilir,” diyorlardı. Seküler Ludditeler “Sadece Doğa bunu yapabilir,” diyorlardı.

Aslında doğa zaten insanları klonlamaktadır. Onlara tek yumurta ikizi denir. Ahlâkçılar neden ikizlere karşı bir yasa için bağırıp çağırmıyorlar? Çünkü bu doğal olarak ve “Sadece Tanrı/Doğa bunu yapabilir” şeklindeki Ludditizm Yasası’na göre olmaktadır.

Saçmalık! Bir çoğumuz bu yüzyılda ortalama yaşam süresini ikiye katlayan tıbbi teknolojiler ve toplumsal hijyen uygulamaları sayesinde yaşıyoruz. Kalpciğer nakli, üçlü bypass cerrahisi, aşılama ya da radyasyon tedavisi konusunda Tanrısal ya da doğal olan nedir? Doğum kontrolü, in vitro dölleme, embriyo transferi ve diğer tümüyle onaylanan doğumu çoğaltıcı teknolojiler konusunda Tanrısal ya da doğal olan nedir? Kesinlikle hiçbir şey. Yine de biz bu gelişmeleri neşeyle kabul ediyoruz, çünkü onlardan yararlanıyoruz ve daha önemlisi onlara alışıyoruz.

Neden insanlar dahil olmak üzere klonlama üzerindeki tüm yasakları kaldırmıyoruz ve ne olacağını görmüyoruz? Toplumsal deneyi başlatalım ve veriyi analiz edelim. Boş hipotez kötü hiçbir şeyin insanlığın başına gelmeyeceğini söyler. Klonlama karşıtları deneysel sonuçların boş hipotezi reddedeceğini söylerler. Klonlama taraftarları reddetmeyeceğini söylerler. Bunu bulmanın tek yolu denemektir. Bilim ve sahte bilim arasındaki sınır bölgelerinde bir iddianın hangi belirsiz kategoriye ait olduğuna karar vermenin en iyi yöntemi onu denemektir. Bunu neden burada yapmıyoruz? Ahlâkçıların ileri sürdüğü dehşet dolu senaryoların pek çoğu zaten yasa tarafından belirlenmiştir – bir klon bir ikiz gibi, canlı bir varlıktır ve bir ikizin doku ya da organlarını ekin gibi yetiştiremezsiniz. Bir klon ikiz gibi, diğer herhangi bir canlıdan daha az olmayan bir kişidir. Benzer bir genomla bile, rastlantısal olarak tek olan bir tarih tek bir kişiliği garanti eder. Ne olursa olsun, yasak olsa da olmasa da klonlama olacaktır; bu yüzden neden özgürlük tarafında yanlış yapılmasın ve bilim adamlarına özgür bir şekilde Tanrı’yı oynamak için değil ama bilim yapmak için olasılıkları araştırma izni verilmesin.

1818’de Mary Shelley Frankeştayn ya da Modern Prometheus adlı romanında “Dünya’nın Yaratıcısı’nın muazzam mekanizmasını taklit etmek için yapılan herhangi bir insan davranışının etkisi son derece korkutucu olacaktır,” uyarısında bulunuyordu. [29] Sansürcüler onun sözlerini, Boris Karloff’un oynadığı James Whale’nin 1931’deki film versiyonunda yürekten kaldırdılar. Canavarın canlandırıldığı ilginç laboratuar sahnesinde, Dr. Frankeştayn “Yaşıyor. Yaşıyor. Tanrı adına…” diye gürler. O anda dudakları hareket etmektedir ama sesi kesilmiştir. Sansürcüler cümlenin kalanını eski Yunan’dan modern Amerika’ya kadar olan kültürleri korkutmuş olan yasak kelimeleri silmişlerdir: “…şimdi Tanrı gibi olmanın nasıl hissettirdiğini biliyorum.”

Bilim adamları Tanrı olmak istemez. Sadece bilimsel sorunları çözmek isterler. Sadece bilim adamları bunu yapabilir. Bırakınız yapsınlar.

Alıntı: Bilimin Sınır Bölgeleri - Michael Shermer 

Bunlar da İlginizi Çekebilir:
Tanrı'yı Oynayanlar - Bilim







8 Aralık 2008 Pazartesi

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - Biyoteknoloji

Doğaya doğrudan müdahale ederek, besin olarak kullanılabilecek bitki türlerini yetiştirme ve bazı hayvan türlerini evcilleştirerek sürüler oluşturmak, yeni taş çağının belirgin özelliği olmuştur. Süreç şöyle devam etmiştir; Çiftçi uzak bir diyara ziyaretinde kendi ürününden daha çok ürün veren tohumları keşfetmiştir. Tarlasına getirip bir köşesine diker. Doğal seçilim konusunda şansı varsa, gerçekten de daha çok ürün aldığını görerek mutlu olur. Bilmediği bir şey daha yapmıştır. Polenler! Havada uçuşarak birbirine karışır. Melez ırk yaratılmıştır. Doğanın yaratmadığı, bir yönlendirmeyle oluşturulmuş yeni bitki. İşte gen mühendisliğinin ilk adımları! Bununla kalınsa iyi. İlerde aşılama tekniği geliştirildi. Tadı güzel ama kökleri yerel iklimde yetersiz kalan meyve ağaçlarını, yöreye iyi uymuş köklü ağaçlara eklemlediler. İşe yaradı. Günümüzde bazı organik meyve üreticilerine bile aşılama doğal geliyor. Genler gün yüzünde olsaydı, kolay erişilir olsaydı, çağın girişimcileri, hoşlandıkları meyve tohumlarının genlerine güçlü bitkilerin genlerini aşılamayı denemekte çekingenlik gösterirler miydi. Bugün tartışmak akıl edilmeyecek kadar olağan ve organik yöntem kabul ediliyor olurdu.

Genaktarımlı üründe zararlıya karşı dirençli gen var. “Zararlılar, sonradan buna bağışıklık kazandığında dirençli genin önemi kalmayacak.” iddiası ilk bakışta mühimmiş gibi geliyor. Bağışıklık kazanabilir; gelişmiş canlılar karşılıklı “silahlanma yarışı” yüzünden kompleksleşti zaten. Mühendisler genetik yöntemlerini geliştirerek tepkilerini sürdürür. Hem tarımsal ilaçları uygunsuz kullanmak da bağışıklık kazanmalarına neden olmuyor mu? Organik tarımda da uygulanan önlemlere, zararlının uzun süre aldanacağı söylenemez. Afrika Mısırdeleni’nden korunmak için tarla kenarına Hintdarısı dikiyorlar. Salgıladığı yapışkan maddesiyle Afrika Mısırdeleni’ni çekiyor ve larvalarını öldürüyor! Kimyasal ilaç kullanma nedenlerini hatırlatmıyor mu biraz. Hem Mısırdeleni saf dışı etmek, besin zincirini bozmaz mı! Organik tarım yandaşlarının kimyasal ilaçları eleştirirken sık başvurduğu argümandır “Besin zinciri bozulur!”.

Ayrıca insan genetik mühendislik yaparken canlıyı, gen havuzunun biriktirdiği bilgiden çok daha üst düzeyde yeni Mem (kültür, bilgi belleği)’le kodluyor. Yapılan değişikliklere karşı haşerenin küçük mutasyonlarla başarı elde etmesi eskisine göre daha zor. Haşerenin tümden yok olma olasılığı daha yüksek. İlaçlar kimyasaldır, yapaydır. Yan etkileri de yok değildir. Hatta bazılarının, çok düşük olasılıkla da olsa bazı insanlarda ciddi alerjiye neden olabileceği de gerçek. İlaçlardan alerjen olabilirler diye kesinlikle kaçınılmalı mıdır! Bazen virüslerin direnç kazanmasına da sebep oluyor. Direnç kazanan virüs, savunmasız hayvanlara kolayca sıçrayabilir. Yakın ortak ataya sahip olduğumuz canlılarla genlerimiz benzerdir. İnsanlara zarar verebilecek olan virüsler goriller, şempanzeler için de tehlikelidir. Bu hayvanlar zarar görürse doğal denge kararsızlaşır. Virüs evrim geçirerek güncellenir endişesiyle aşı olunmaması mantıklı görünüyor mu! Oysa çiçek hastalığı böyle yenildi. Yeni, kansere karşı hap tedavisi denemeleri başarılı oldu, tümörün hapa direnç kazanıyor olabilmesine rağmen. Bazı tarikatların “Tanrı’nın işine karışılmamalı” gerekçesiyle hâlâ ilaç kullanmamaları, tüp bebeğe karşı olmaları pek çok insanı gülümsetiyor. Acaba “doğanın işine karışılmamalı” gerekçesiyle GDO’lara karşı çıkma zihniyeti arasındaki benzerlik çok mu örtülü!

Sağlık ve Çevre

Geleneksel ıslah yöntemiyle bitki, yabani atasıyla melezleştirilerek daha verimli hale getirilir. Melez, atalarının genlerin karışımından oluşur. Yani istenen özelliklerin yanında tanımlanmamış başka genleri de taşırlar. 1960’da Lenape adlı patetes çeşidi yabani –doğal- çeşidiyle ıslah edildi. Üretilen yeni çeşit, yabani atasının doğal ürettiği bir alkaloid toksin olan solanin’den neredeyse öldürücü dozlarda içerdiğinden tadına bakan ilk kişi neredeyse ölüyordu. Biyoteknolojik bitki ise sadece istenen özelliklerin genleri taşınarak yaratılır. Yapılan değişiklik, sahip olunan bilgiyle sınırlıdır. Bitki daha kontrol altındadır. ABD Gıda ve İlaç Dairesi üretilen her yeni çeşidin toksinlerin varlığının sınanmasını şart koşmaktadır. Vücuttaki yağların metabolik olarak yakılmasını hızlanmasını lipotropik bir molekül olan metiyonin sağlar. Bir soya çeşidine daha fazla metiyonin sağlaması için Brezilya fıstığından gen aktarıldı. Şirket, yaptığı testlerde, Brezilya fıstığına alerjisi olan tüketicilerde reaksiyona neden olabileceğini görünce projeyi derhal durdurdu. Bazı yabancı otlar toksinli veya alerjendir. Bunların partikülleri tarım ürününe bulaşmaktadır. Yabani ot ilaçlarına dirençli genaktarımlı ürünlerin olduğu tarlalarda, geleneksel tarımdan çok daha az yabancı ot türeyebilir. Alerjen konusu çok büyütülmektedir. Kivi, mango hep potansiyel alerjen gıdalardı. Süt bile öyle. Buna rağmen yaygın tüketimi sürmektedir. Yeni tanışılan her yabani bitki alerjen olabilir. Gerçekte biyoteknolojiyle bitkinin alerji etkisi azaltılıyor. Alerjiye neden olabilecek proteinlerin saptanması ancak biyoteknolojiyle olur. Bu proteinlerin kodlandığı DNA parçaları kullanılmaz. Hatta yabani bitkilerin analizi yapılarak hangilerinin alerjen olduğu listelenir.

Biyoteknolojik ürünlerin DNA’larının insan hücrelerine bulaşacağına inanılmaktadır. GDO yemlerle beslenen hayvanların sütünde, etinde biyoteknolojik DNA bulunmadığı yapılan tetkiklerle sabitlenmiştir. Olağan DNA’dan farklı davranarak biyoteknolojik DNA’nın nasıl bulaşacağının bir açıklaması da yok.

Çevreye zararlıdır efsanesinin de alıcısı çok: Daha verimli olduğundan dar ekin alanları yetmektedir. Geniş yabani çevreler olduğu gibi kalmaktadır. Kimyasal ilaç kullanımı çok azaldığından çevredeki diğer canlılar sağlıklı kalabilmektedir, besin zinciri bozulmamaktadır. Geleneksel üretimde yapılan toprak işlemenin ¼’ü yeterli olduğundan erozyon gözlenmemektedir.

Yeşil Devrim

İlk gelişmiş tarım teknolojilerinin kullanılmaya başlandığı yıllardır. Norman Ernest Borlaug sadece “Doğru yöne yöneltme” olarak tanımladığı “önerilerini” medyanın “Yeşil Devrim” olarak duyurmasına katılmadığını belirtmiştir. İlk sınamalarda beklentilere ulaşılamadı. Yapay gübre kullanıldı, bu yüzden alabildiğine yabani ot türedi. Zararlı otların yok edilmesi için ilaç kullanıldı. Tropik yağmurların humusu sürüklemesini otların engellediği sonradan öğrenildi. Şimdi epey bir şey örenilmiş olmalı, uygulamalar biraz daha oturmuş olmalı ki; Gelişmiş tarım teknolojileriyle sağlanan verim artmıştır. Meksika’da buğday üretimi 3 katına çıktı, Hindistan’da %60 arttı. Gelişmiş ülkeler ise üretim fazlası verdi. Kimyasal ilaçların kirlenmeye yol açmasının etkili bir nedeni de bilinçsiz kullanılmasıdır. Şimdi, gen teknolojileri, en çok yine gelişmiş ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır. GDO karşıtlığının argümanları Borlang’ın uygulamalarına da uyarlanabiliyor. Borlang’ın uygulamaları beklenmedik masraflarına rağmen verim artışı sağlanmış olduğu açık.

DNA yazımı ve bilgisayar programı yazma temelde ortak yanları olan alanlardır. DNA belleği bizzat bir yazılımdır. Bir bitkiye başka bir bitkinin DNA parçasını eklemek, bir yazılıma başka bir yazılımın içerdiği bir modülünü kopyalamaya benzer. Craig Venter sentetik DNA’lı canlı yarattığını açıklamıştı. İşte bu baştan DNA programı yazımıdır. Ve sentetik canlı yarışmaları da yapılmaya başlandı. Konulara berraklık kazandırmak amacıyla bilgisayar ve yazılım alanlarına eğreti olarak sık sık başvurulacak.

GDO’nun doğayı nasıl etkileyeceği kestirilemez deniyor. Üretilen yazılıma yeni özellikler katılmasının tüm durumlara nasıl tepki vereceği tam olarak kestirilemez. Bir makinede doğru çalışır, ama başka makinede sorun çıkarabilir. Programcılar birçok duruma önceden hazırlıklı olurlar. Ama hiçbir zaman tam hakim olamazlar. Bu yüzden de yeni yamaların yapılması olağandır. GDO’lar beklenmedik bir şeye neden olduğunda yeni “yama genler”le sorun giderilir. Ne olacağı tam olarak kestirilemez diye yenilik yapılmasından korkulması daha mı iyi. Programcı şöyle mi düşünsün: Bu programın pazar payı bu. Müşterinin bu yeni özelliği nasıl bulacağından asla emin olamayız. Çok geniş uygulama alanı olan bu yazılıma bu yeni özelliğin eklenmesi fark edemediğimiz sorunlara neden olabilir. Müşterinin işler aksaya da bilir –ki, bu bazen olur-. Biz en iyisi bu yeni özelliği hiç eklemeyelim…

Eskiden bilgisayarlar lükstü. Büyük şirketlerin oyuncağıydı. Hikayeyi biliyorsunuz. Yaygınlaştı. Ucuzladı. Kendisine emanet edilen işler çok arttı. Her endüstrinin en önemli işçilerinden oldu. Verimi arttırdığı açık. Her işe göre özelleşmiş yazılımlar tüketicisini buluyor. Birçok insanın eline geçmesi hesapta olmayan aksiliklerin de olmasına neden oldu. Virüs programlayanlar da çoğaldı. Şirketler anti-virüs, güvenlik yazılımlarına da ciddi paralar aktarmak durumunda kaldı. Eğer işlerini bilgisayarla görmüyor olsalardı virüs dertleri de hiç olmayacaktı. Bilgisayardan kaynaklı yüke masraf etmemiş olacaklardı. Buna rağmen öyle görünüyor ki; son toplamda bilgisayar kullanmak masrafları düşürüyor ve işler daha kolay yürüyor. Dikkatsiz kullanılan yazılım iş kayıplarına neden olabilir. “Virüs bulaşırsa özenle oluşturulan veriler kaybolur.” kaygısıyla daktilo-kağıt kullanmayı sürdürerek gittikçe artan girdi bilgileriyle başa çıkmak mümkün görünmüyor.

Bilgisayarlarda önceden düşünülmemiş bir sorun ortaya çıktı. 2000 yılı problemi. Eski bilgisayar yazılımları bu tarihten sonrası için hatalı çalışabilirdi. Bir sürü yaygara koparıldı. Bilgisayara bağımlı işlerde felaket olabilirdi. Bankalar, uçaklar, trafik lambaları çalışamaz hale gelebilirdi. Ne oldu, ufak tefek yamalarla sorun unutuldu gitti. Bir felaket olmadı. Biyoteknoloji üzerine olumsuz varsayımlara benziyor. Çok büyütülmüştü.

Bitki Patentleri

“Yaşam patentlenemez!” sloganıyla doğada milyonlarca yıldır varolan mikroorganizmaların patentleştirildiği vurgulanıyor. Sadece genetik değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patentinin alınabilmesi isteniyor. Öncelikle, doğada varolan mikroorganizmaların yeni keşfedilmiş bile olsa patentleşemediğini belirtmek gerekir. Patentler, yeni ürünleri içerebildiği gibi, eski veya yeni ürünleri üretmek için kullanılan yeni yöntemleri de içerebilir. Makineler, kimyasal bileşikler kapsam içindedir. Genleri değiştirilerek oluşturulan ürün doğada hep varolan canlı değildir. Ticari yeni bir makinedir, gerçi her canlı yaşamkalım makinesidir. Elektronik şirketi geliştirdiği yeni aygıtın patentini alır. Aygıta değil de salt yönteme patent alsaydı, başka üreticilerin, taklitlerini piyasaya sürmesi gayet yasal olurdu.

Genetik Çeşitlilik ve Lezzet Zenginliği

“GDO türündeki genler yöredeki doğal türüne atlayarak genetik çeşitliliği azaltacak.” savı yaygın kullanılmakta. Türün bir bireyinde mutasyon olduğunu varsayalım. Bu bireyin soyu, diğerlerinden daha başarılı yavrulayabiliyor ve hayatta kalabiliyorsa mutasyon tür içinde yayılacaktır. Eğer bir GDO mutasyonu yayılmayı başarabilmişse doğal çevreye daha uyumlu olduğundan olacaktır. Yoksa doğal seçilim bu GDO’yu elemiş olacaktı. Aslında bu sav GDO’lar için güzel bir iltifattır. Ve gen mühendisliğinin, genlerin doğal mutasyon birikiminden daha iyi işler yapabildiğini gösterir. Türün genetik çeşitliliğinin üzerindeki etkisi, kendiliğinden oluşacak yararlı bir mutasyondan daha farklı olmayacaktır. Bu yeni de değil, insanlar geleneksel çaprazlamayla, yalıtmayla soyu yönlendirmektedir. Eskiden buğday doğada günümüzdeki gibi değildi. Yönlendirmeyle değişti, verimi arttı. Çiftçiler doğadaki bitkinin bir iki cinsini seçip tarlalarında özel ilgi göstermeye başladığından beri tek tipliliğe yöneliş oluyor. İlginçtir; GDO’nun çevreye yayılması yasal değildir. Patent sahibi şirket biyoteknolojik ürününün, lisanslayamadığı topraklara kontrolü dışında yayılması yüzünden zarar eder. Çevreye dağılmasına hevesli olmayacaktır.

Güya tek tip besine neden oluyor ve tek tip damak tadının kalmasını sağlıyor. Ford, “montaj hattı”nı geliştirerek seri üretimde çığır açtı. Otomobiller yaygınlaştı. Sonraki yıllarda başka firmalar farklı otomobil seçenekleri sunmaya başladı. Çeşitli renk ve tarzlarda arabalar piyasadaydı artık. Henry Ford ünlü “İnsanlar istedikleri renkte bir Model T’ye sahip olabilirler, siyah olduğu sürece.” sözleriyle müşterilerin seçenekleri fazla önemsemeyeceğine inandı. Tek tip Model T’yi üretmeyi sürdürdü. Ford pazar payını kaptırdı. Biyoteknoloji şirketleri, diğer endüstrilerde olduğu gibi, her tür insana hitap edebilecek lezzetler yaratmayı deneyecek. Genlere müdahale edebiliyor olmak, geleneksel tarımla elde edebilen tat kısıtlamasını kaldırır. Hayal gücü genişler.

Biyoteknoloji Şirketlerine Bağımlılık

Çiftçilerin tohum için sürekli şirketlere bağımlı olacağı iddia ediliyor. Oysa bu diğer ticari ürünlerden çok farklı değil. Bir yazılım kullanıldığında verim sağlar ve yeni alışkanlıklar edinilir. Genelde gelişmiş bir yazılımın sadece sınırlı lisansı alınabilir. Değiştirilemez, kopyalanamaz. Yazılımı kullanarak edinilen bağımlılığa benzerliği gözden kaçmamalı. Cep telefonları GSM operatörlerine bağımlı yapar, araba kullanıldığı sürece petrol şirketlerine bağımlı kalınır. Bu iddia her endüstri için pekâlâ ileri sürülebilir. Karnımız maalesef her gün yeniden acıkıyor. Dolayısıyla en çok bağımlı olduğumuz kişiler çiftçilerdir, en azından şimdilik. Belki de sırf bu yüzden bile gıda işi sadece çiftçilerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar önemlidir. Köhne, geleneklerin ezberlettiği yöntemlerle sağlanan ürünler uzun zamandır yetmemekte, ve bazılarının varsaydığı gibi çok sağlıklı da değildir. Biyoteknoloji şirketlerinin sağladığı besin değeri yüksek ve esnek ürünler şimdi daha anlamlı olmaktadır. Modern bilimin olgularıyla hareket eden mühendislerin bilgisi, çiftçilerin sezgilerinden önceliklidir. Çiftçilere bağımlı kalmayı tercih etmek pek iyi bir fikir gibi görünmüyor.

Çiftçilerin bir kısmı sonraki yıla tohumları saklamak istiyorlar. ABD’de saklamak yeni tohum almaktan daha pahalıya geliyor. Ayrıca yeni tohum almak daha iyi. Çünkü yeni sürüm olacaktır İyileştirmeler yapılmış olacaktır, belki daha verimli olacaktır. Bitkinin kopyaladığı yeni tohumları kullanmak bir CD’yi DVD’yi çoğaltmaya benzer. Bir kitap satıcısının, dükkanındaki raflarda duran kitapları, yayınevinden bağımsız olarak fotokopilerini çekip defalarca satmak istemesi bu konuya iyi bir eğretidir. Yeri gelmişken GDO’ların veriminin yalan olduğunu düşünenler oluyor. Bu durumda çiftçinin zaten tohum saklama niyeti olmaz. Eğer talep ederse veriminden memnun demektir. Biyoteknolojik mısır ekimiyle sağlanan kâr artışının %75’i bizzat çiftçilere kalmaktadır.

Tohum vermeyen bitki teknolojisi de uygulanmamaktadır. Böyle bir teknoloji uygulanıyor bile olsaydı, bu GDO karşıtlarını sevindirmelidir. Çünkü yöredeki doğal türüne asla atlayamayacak demek olurdu.

Tekel Şirketler

Birkaç firma tüm tarımı, hayvancılığı kendilerine bağlayarak tekel hakimiyeti kurmaya çalışıyor, şeklinde düşünülüyor. Şöyle de bakılabilir; Zararlıya dirençli bitki programlayarak, kimyasal ilaç şirket ürünlerine alternatifler sunulmuştur. Geleneksel tohum tedarikçilerine de bir seçenektir. ABD’de 100 kadar bağımsız şirket geleneksel tohum tedarikçiliğini sürdürüyor. Biyoteknoloji şirketlerinin eli 12 tohum üreticisi ile sınırlı. Gen mühendisliği karmaşık ve pahalı olduğundan yatırım yapacak şirket sınırlı. Ama teknoloji gelişip ucuzladığında oyuna giren şirketler hızla artacaktır. İnsan Genom Projesi 3 milyar dolar maliyetle ağır ilerliyordu. Craig Venter, Celera Genomics şirketini kurdu. Sadece 300 milyon dolar yatırımla da yapılabileceğini planlayarak pazara girdi. Bilgisayar üretmek de pahalıydı. Uzun süre sayılı şirket vardı. Şimdi ise markaları teker teker saymak eziyet olur. Onlarca bilgisayar firması var ama pazarın %53’ünü Dell ve HP paylaşıyor. Tekel gibi görünüyor, değil mi! Pazar paylarının bu kadar yüksek olmasının nedeni satış sonrası hizmetleriyle ünlü olmaları. Besin değeri yükseltilmiş gıdalar tüketici bedenin gelişimine katkı yapacaktır. Bu da bir çeşit satış sonrası hizmettir. Bitkinin verimi çiftçiyi de mutlu edebiliyorsa zaten pazara hakim olacak demektir. Gerçekten tekel olan bir şirket neden dirençli, verimli genler geliştirmeye gayret göstersin ki.

Peki, biyoteknoloji şirketleri yüksek besin değerli tohumları neden geliştirsin: Toplumun ilgisini çektiğinden yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneleceğini vaat eden politikacılar sempati topluyor. Güneş enerjisine yatırım yapan şirketler de kazanç sağlayabiliyor. Tüketicilerin organik gıda sevdasından bu alana yatırım yapan şirketler umduğunu buluyor. Biyoteknoloji şirketleri de yaşayakalmak için rekabetteler. Önyargıları yıkmak ve ilgiyi arttırmak yararlarına olacak. Güneş enerjisine yatırım yaparak tüketiciyi mutlu etmeyi başaran firma gibi tohumun besin değerini yükselten firma da tüketiciyi ikna edebilir.

Açlığa Çare

GDO karşıtları, “Biyoteknolojiyi savunanların GDO’ların açlığa çare olacağı reklamını yaptıklarını” altını çizerek duyuruyorlar. Gerçek şu ki böyle büyük bir iddiaları yok. GDO karşıtları kendilerine yargılayabilecekleri malzeme çıkarmak için bu yakıştırmayı yapıyorlar. GDO’ların kendi başına açlığa çare olması beklenemez. Besin değerinin yükseltilmesi ve verimin arttırılması, bu konuyla ilgilenen gönüllülerin işine yarayacaktır. Açlığın asıl nedeni politik, savaşlar ve sudur. Bu fikre çok kızanların dayanağı organik besinlerle ise hiç mümkün olmadığı vurgulanmalı.

Organik gıdaların herkese yeteceğini savunanlar var. Hatta adil paylaşılırsa, her bireyin obez olmasına bile yetecek kadar çok üretilebileceğine kendisini inandırmış kişiler bulunmakta. Öyleyse, organik gıdaların, diğerlerinden neden kat kat pahalı olduğunu açıklamaları gerekir. Tamamen saf organik yiyecekleri herkese yetiştirmek mümkün değildir. Narin olduklarından sadece belli topraklarda, koşullarda yetişir ve dolayısıyla kısıtlı üretilebilir. Erken bozulacağından raf ömrü kısadır. Ve çabucak başka bölgelere dağıtmak mümkün değildir. Dondurmak, koruyucu maddeler gerçekten gerektiği içindir. Uygulanabilir kolay ve ucuz daha mantıklı bir seçenek yoktu. Tabii, şimdi gen mühendisliğiyle koruyucu maddelerin ağırlığı azalacaktır. Sertifikalı organik ürünler, geleneksel teknikle üretilmiş ürünlerden daha pahalı, çünkü talebi karşılayamıyor. Daha fazla emek gerektiriyor.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası pirinç ile besleniyor. Ekonomik sorunları olan bölgelerde nüfusun hızlı artışının sürmesi israftır. Önümüzdeki 20 yıl içinde nüfusa pirinç yetişmesi için üretimin %30 artması gerekiyor. Pirinç genomu tümüyle çözüldü. Daha fazla tohum veren ve bol A vitamini sağlayan genetik yenilenmeye sahip pirincin pazarı göz alıcı.

Genlerin doğal evrimi basit referanslara göre programlanır. Bu yüzden kolayca yanılırlar. Örneğin böcekler güneşe göre yollarını bulur. Ama etrafta ateş varsa ona doğru uçarak kendisini yakar. Ateşin ışığı ona Güneş referansını verir çünkü. Bitkiler de mevsimlere, çevreye göre programlanmıştır. Yalnız değişen çevre, iklim yanıltır onları. Mühendislerin değişime göre yeniden programlayacağı bitkinin daha verimli olacağı açıktır. Daha az suya ihtiyaç duyan domatesler kuraklaşan yörelerde hâlâ ekilebiliyor olacaktır.

Kamuoyunun ikna olmasındaki en büyük güçlük, genaktarımlı ürünlerin yaygınlaşmasından ekonomik olarak zarar görecek tarafların bulunmasından kaynaklanıyor; tüketicilere “GDO’suz” ürünler satarak daha fazla kâr eden perakendeciler ve pazar payları daha şimdiden %20 oranında düşen kimya endüstrisi gibi. Böyle diyor Bruce Chassy. GDO karşıtlarını yeniden düşünmeye itmesi gereken güzel bir saptama.

Genetik biyoteknolojide irdelenen kapsam gıdalarla sınırlı kaldı. Aşı bitki geliştiriliyor. E. coli bakterisinden koruyan patates sonuç verdi. Hepatit B’ye karşı aşı maddesi içeren patates de etkili oldu. Aşı olmak kolaylaşıyor. İnsulin GDO bakterilerinden elde edilmekte. Vitamin, sabun, gıda katkısı 20 yıldır bu yöntemle sağlanıyor. Sütünde insan proteini bulunan çiftlik hayvanı üzerine çalışılmakta. Karbondioksiti enerjiye dönüştüren organizmalar, oksijen üreten organizmalar çok yakında. Gelecekte uzay gemisinde, yaşanabilir sera ortamı oluşturmak zorunda kalacak insanlar. Oksijen üretmesi için gemiye ağaç dikilmeyecek. Ağaçların varolmasını sağlayacak karmaşıklıkta ekosisteme sahip olamayacaktır. Yapay kromozomlu bakteriler basit ve esnek olacak. Oksijen üretecek, çöp toplayacak. Yapay kromozomlu makineler, kültürün kanıksanmış öğeleri haline gelecek. Ve en nihayetinde insan DNA’sı müdahale edilerek geliştirilecek. Gerçekçi gelmiyor mu! 50 yıl önce, bilgisayarların bugün yaptığı işler, insanlara uçuk gelmiş, akıl edememişlerdir. DNA programlama gelişiyor, öngörülemeyen yerlerde uygulama alanı bulacaktır. 2001: A Space Odyssey, The Terminator, RoboCop gişede başarı sağlayan sinemalardır. Ortak yanları yeni teknolojilere, bilgisayarlara, robotlara duyulan güvensizliği yansıtıyor olmalarıdır. Biyoteknolojiye tepki gösteriliyor olmasının sırrı bu paranoyada saklı olamaz mı.

Evet, genaktarımlı tarım geleneksel tarımdan daha riskli değildir. Elbette maliyet bakımından da devede kulak kalır. Yine de biran için bilinmeyen yan etkilerinin ortaya çıkabileceğini varsayalım. Bunun üzerinde beyin fırtınası yapalım. Cep telefonu elektromanyetik radyasyon yayıyor. Günlük hayatta kullanılan çoğu cihaz şöyle böyle elektromanyetik radyasyon yayıyor. Hidroelektrik barajlar çevreyi bozdu. Bilgisayarla çalışmak bel rahatsızlıklarına neden olabiliyor. Şehirleşmeyle birlikte ortak su şebekeleri inşa edildi. Ama suya bulaşacak bir virüsün insanlara yayılması kolaylaşmış oldu. Ağaçların dallarında yaşayan atalarımızın teknolojiye bulaşmamış doğal hayatları da pek güvenli sayılmazdı. Ağaçtan düşebilir, yırtıcılara av olabilirdi. Görüldüğü üzere hemen her şeyin riski, yan etkisi oluyor. Canlıların DNA algoritması anlaşıldıkça yeni ilhamlar alınacak ve hedeflere daha hatasız ulaşılacak. Her yeni ilişki yanında yüklerle gelir. Yeni bir arkadaş edindiğinizde, sonraları yeni fark etmeye başladığınız -size göre tuhaf olan- huylarına katlanmak durumunda kalabilirsiniz. Hatta onun bazı hoşlanmadığınız dostlarına karşı diş sıkmanız gerekebilir. Bu arkadaşlıktan çok şey kazanabiliyorsanız, bunlar hayal kırıklığına neden olmaz. Ama bu yüklerin yanında arkadaşınız hafifse, bıkarsınız. Gelecekteki “valizler”in abartılı hesabını yaparak başkalarıyla ilişki kurmaya yanaşmayan pek az insan vardır. Her yenilik de yanında yüklerle gelir. Sesten hızlı yolcu uçağı Concorde geliştirildi. Ne yazık ki “yük”ü ağırdı. Çok fazla yakıt tüketiyordu. Ekonomik değildi. Hava yolu şirketleri dayanamadı ve sonunda müzelik oldu. Bir GDO tasarımı da ekonomik değilse, yükü ızdırap veriyorsa piyasası da olmayacaktır. Matbaanın icadı ağaçların kesilmelerine vesile oldu. Kitapların daha çok kişiye ulaştırılmış olması protesto edilmeli miydi! Arayanlar yel değirmenine de bahane bulur. Antika mı kalınmalı!

İlgili Belgeler

Tübitak Bilim ve Teknik
Bitkilere Gen Aktarımı eki: Ocak 2008
Gen Aktarımlı Ürünlerin Dünü, Bugünü: Kasım 2005
Yeşil Devrim: Ekim 1979
Organik Tarım: Temmuz 2003
Bitkilerden Hazırlanan Aşılar: Ekim 1998
Genetik Mühendisliğiyle Oluşturulmuş Güç: Kasım 2005

http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya: GDO Bilgi Platformu
Söylentileri Dağıtmak
http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya/index.php?option=com_content&task=view&id=62&Itemid=77
Patent Hakkı
http://students.sabanciuniv.edu/~sedakaya/index.php?option=com_content&task=view&id=59&Itemid=74

http://www.gdoyahayir.org: GDO’ya Hayır Platformu

http://www.genbilim.com/content/view/3777/: Yapay Yaşam Yolunda Önemli Adım