özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür irade etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2021 Pazartesi

İç Sesimiz – Zihin Felsefesi

Düşünmek nasıl mümkün olur! Sürekli iç sesimizi duyarız. Fikirleri iç sesimizle aklımızdan geçiririz. Böyle düşünürüz. Aslında bilincimizin farkında böyle oluruz. Peki doğuştan duyma engelli bir insan nasıl düşünebilir! Son zamanlarda yapılmış olan araştırmalar; dilin beyinde yer alan hafıza, somut düşünme ve kişisel farkındalık gibi bölgelerdeki işleyişlerle doğrudan ilişkisi olduğunu gösteriyor. Doğuştan duyma engelli birinin iç sesi olmayacaktır. Çünkü dil bilmeyecektir. Bu yüzden önemli zihinsel engellerle karşılaşacaktır ne yazık ki. Yeterli bir düşünme yetisi olmayacaktır. Farkındalıkları da zayıf olacaktır.

Doğuştan duyma engelli insanlar için ne yapılması gerekiyor. Hepimiz bebekken dil öğreniyoruz. Duyma engelli insanlara da bebekken dil öğretilir. Ama elbette işaret dili öğretilir. İşte o zaman zihinsel süreçleri normal işliyor. Öz farkındalıkları gelişiyor. Gayet iyi düşünebiliyorlar. Peki onlarda da bir iç ses mi oluşuyor. Hayır. Onlarda iç işaret dili oluşuyor. Onu kullanarak fikirleri akıllarından geçiriyorlar. Onun üzerinden düşünüyorlar.

Bir çok insan en önemli duyusunun “görme” olduğunu düşünür. Bebekken dil öğrenmemizi sağlayan duyma duyumuzdur. Onun sayesinde bir iç sesimiz oluyor. Düşünmemizi sağlıyor. Sanki “duyma” duyumuz daha önemli görünüyor!

Hayvanlar konuşmuyor. İç sesleri varsa bile çok basit. Peki bir maymuna işaret dili öğretilse neler olurdu. Koko, 1972'de San Francisco Hayvanat Bahçesi'nde doğmuş bir goril. İsmi Japoncadaki Hanabiko, yani "havai fişeklerin çocuğu" sözcüğünün kısaltmasından geliyor. Çünkü ABD'nin bağımsızlık günü 4 Temmuz'da doğdu. 1972'den beri uzun dönem bakıcısı Francine Patterson ("Penny" takma adını kullanıyor) tarafından kendisine Amerikan İşaret Dili öğretiliyor. Söylediğine göre Koko, kendisinin Goril İşaret Dili dediği dilde 1000 kelimeyi anlıyor. İngilizce konuşma dilinin ise 2000 kelimesini rahatlıkla anlayabiliyor. Yine de Noam Chomsky ve Steven Pinker gibi uzmanlardan bazı itirazlar geliyor: Bu maymunların 2-3 yaşındaki insan bebeklerinin davranışlarından öteye geçemediğini belirtiyorlar.


İlgili Belgeler:
Duyma engelli bireylerin düşünme süreci nasıl işliyor? - Uplifers
İnsan-Goril Dostluğu: Koko ile Bir Diyalog – Evrim Ağacı

29 Haziran 2021 Salı

Öz Farkındalık Seviyesi - Zihin Felsefesi

Bir hayvan karnının aç olduğunun farkındadır. Üşüyüp üşümediğinin farkındadır. Canının acıyıp acımadığının farkındadır. Bunlar gibi kendisi hakkında sınırlı bir farkındalığı vardır. Bir ben hissi vardır. Bu ben hissini oluşturan bileşenler sınırlıdır. Biraz daha zeki hayvan türlerinde duygular da belirmeye başlamıştır. Ben hissine o bileşenler de etki etmeye başlar.

Gordon Gallup Jr.'in yaptığı deney ilginçtir. Bir maymunun karşısına ayna koymuştur. Maymun

Resmin Sahibi: Vikipedi
aynadakinin başka bir maymun olduğunu düşünür. Ama zamanla aynadakinin kendi yansıması olduğunu keşfeder. Aynada çeşitli surat hareketleri yapmaya başlar. Ağzının içine bakar. Dişlerini karıştırır. Gözlerindeki çapakları temizlemek için kullanır. Vücudundaki doğrudan göremeyeceği çeşitli yerlerine bakmak için kullanır. Frans de Waal şunları yazıyor: “Dişiler geri taraflarına bakmak için arkalarını dönerler -bu vücut bölgesinin cazibesi düşünüldüğünde çok mantıklı bir saplantı-. Bazen "süslenecek" kadar ileri giderler. Almanya'daki bir hayvanat bahçesinde, karşısına ayna konan orangutan Suma, kafesinden marul ve lahana yapraklarını toplamış, hepsini üst üste koyup kafasına yerleştirmiş. Sonra da aynaya bakarak sebze şapkasına gönlünce bir şekil vermiş. Nikaha gidecek sanırsınız!” Evet, bu süslenme normalde yapmadıkları bir şey. Yani ayna bilmeyen doğadaki maymunlar bunu yapmıyorlar. Ama ayna karşısında, kendilerini keşfeden maymunlar süslenmek istemeye başlıyorlar. Yani öz farkındalık, kendini keşfettikçe artmaktadır aslında. Ama maymun dışında aynada kendini tanıyabilecek zekaya ulaşmış çok az hayvan türü vardır. Filler ve saksağanlar da tanıyabilmektedir. Elbette bu zekaya ulaşmamış hayvanlarda da ben hissi vardır. Sadece daha basittir. Daha az bileşenle, farkındalıkla temsil edilmektedir. Bu hayvanlar, aynadaki yansımasının kendi türündeki başka bir hayvan olduğunu düşünürler. Çünkü kendi vücutlarının çok az farkındadırlar. Nasıl göründüklerini bilmezler.

Bunlar da İlginizi Çekebilir:
Sohbet: Öz Farkındalık Oluşturmak - Yapay Zeka
Özgür İrade – Alıntı: Ray Kurzweil
Aklı Vücutta Olan Beyin - Zihin Felsefesi
Hipnoz - Zihin Kontrolü

Bir bebek doğduğunda farkındalığı çok azdır. Karnının acıktığını kısmen farkındadır. Canının yandığının kısmen farkındadır... Zaman geçtikçe daha çok şeyi fark etmeye başlar. Daha doğrusu beyin öğrenmeye başlar. İlk zamanlarda dokunduğu şeyi iyi ayırt edemez. Çok bulanık görür. Ama zamanla beyin, duyu organlarından gelen sinyalleri anlamayı öğrenir. Böylece duyuları daha belirgin hissetmeye başlar. Kendi bedeninin varlığını yavaş yavaş keşfeder. Çevresini keşfeder. Benlik kavramının oluşması ve ben bilincinin -öz farkındalık- gelişimi 22-24 aylar arasında olur. Bu dönemde bebekler üç zamiri (ben, sen, biz) bilir. Aynadaki yansımasını tanır. Resimlerdeki eşyanın ismini söyler, burun ağız gibi yüz bölümlerini tanıyıp gösterir, tuvaletini söyleyebilir, masal dinlemekten hoşlanırlar. Ben hissine bu beş duyu belirgin şekilde dahil olmuştur artık.

İnsan yaş geçtikçe kendisini daha iyi anlamaya başlar. Mesela yapabileceklerini ve sınırlarını daha iyi fark eder. Oysa insana çocukken her şeyi yapabilecekmiş gibi gelir. Bunun nedeni beyin henüz kendisini yeterince tanımadığındandır. Beyin yaş geçtikçe kendisi hakkında yeni şeyler öğrenmeyi sürdürür; bebek beyninin, duyularını, vücudunu zamanla öğrenmesinin devamı olarak. İnsanın sosyal ortamlardan aldığı geri bildirimler, kendisi hakkında daha fazla şey anlamasına yardımcı olur. Ayna karşısında kendisi hakkında daha fazla şey öğrenip öz farkındalığını arttıran maymun da bundan daha alt seviyede kendisi hakkında geri bildirim almaktadır. Öz farkındalık sabit bir ben hissi değildir. Canlılarda seviyelidir. Kendini keşfettikçe daha fazla bileşen ben hissine dahil olur.

Odadan çıkarken lambasını kapatırız. Tıraş olurken dünküyle aynı hareketleri yaparız. Telefonda bir şey kurcalamaya başlamadan önce genelde aynı sırayla programları açıp kapatırız. Günlük yaşamda davranışlarımızın bir kısmı hep otomatiktir. Farkında olmadan yaparız. Yani davranışa özellikle odaklanmadığımız sürece. Bilinç hep aynı düzeyde açık değildir. Böylece beyin daha az yorulur. Belki o davranışları yaparken başka konuları düşünebiliriz. Hayvanlar çok daha fazla davranışı otomatik olarak yapar. Çünkü günlük hayatta beynin farkında olarak yapması gereken çok az değişiklikle karşılaşırlar. Bir şeyler yemeye, tuvaletlerini yapmaya dikkatlerini vermeye çok ihtiyaç duymazlar. Bu yüzden genelde farkında değillerdir. İnsanlardan daha az şeyi farkında olarak yaparlar.


İlgili Belgeler:
Hayvanlar Kendilerini Ayna Karşısında Tanıyabilirler mi? - Bilimfili
Öz farkındalık – Vikipedi
Bebeklerde Ben Bilinci - Acıbadem

7 Ocak 2020 Salı

Farkında Olmak – Sinir Ağları - Alıntı

Örtülü belleğin bir başka dışavurum biçimi de doğruluk yanılsaması etkisi olarak bilinir: Doğru olsun olmasın, eğer daha önce duyduysanız, bir ifadenin doğru olduğuna inanmanız olasılığı görece yüksektir. Katılımcıların, akla uygun cümlelerin geçerliliğini iki haftada bir değerlendirdikleri bir çalışmada, araştırmacılar deney seansı süresince çaktırmadan daha önceki seanslarda kullanılan cümleleri de (kimi doğru, kimi yanlış) araya sıkıştırdılar. Sonuç açıktı:

Katılımcı, daha önceki haftalarda da duyduğu belirli bir cümleyi, daha önce duymadığına yemin bile etse, “doğru” olarak değerlendiriyordu. Araştırmacı, katılımcıya duymak üzere olduğu cümlenin yanlış olduğunu söylese bile durum değişmiyordu. Sonuçta, belirli bir fikre salt maruz kalmış olmak, onunla yeniden karşılaştığınızda fikrin size daha inanılır gelmesi için yeterlidir. Doğruluk yanılsaması etkisi, aynı dini etkiler ya da siyasi sloganlara yinelemeli biçimde maruz kalan kişiler için söz konusu olan potansiyel tehlikenin altını çizer.

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştirmenin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar] sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları –ve hatırlanmasını umdukları– etki ortadaydı.

Alıntı: Incognito


Karar verirken, her şey -hissedildiği gibi- özgür iradenin kontrolünde midir gerçekten!

21 Haziran 2018 Perşembe

Özgür İrade – Alıntı: Ray Kurzweil

Özgür irade gerçekten özgür mü! Bizim kontrolümüzde olan doğaüstü bir bilinç gerçekten var mı! Motor korteks harekete geçiyor. Kasları harekete geçiriyor. Ama neokorteks sonradan bilgilendiriliyor. Yani bilinçli karar vermeden önce, motor korteks çoktan işleme başlamış oluyor. Beyin bunu neden yaptığıyla ilgili bir hikaye uyduruyor. Kendisinin kararıyla bunu yaptığına inanıyor. Örneğin bir deneğin neokorteksindeki mizah algılama noktalarından biri uyarılıyor. Denek gülüyor. Elbette ortadada gülecek bir durum yok. Ama denek, gülmek bilinçli kararıymış gibi hemen bir neden buluyor. Mesela “başımda dikilmeniz çok komik” diyor. Bu nedene inanıyor ve kendi kararıyla gülümsediğine inanıyor. Mizah algılama noktaları her uyarıldığında gülümsüyor. Bilinçli gülümsediğini düşünerek, gülmesine bir neden buluyor.


Gazzaniga'nın testleri düşünme deneyleri değil, gerçek zihin deneyleridir.
Bu deneyler bilinçlilik konusu için ilginç bir bakış açısı sağlarken özgür
irade meselesi hakkında daha doğrudan konuşuyorlar. Bu durumların her birinde
hemisferlerden biri aslında hiç almadığı bir kararı verdiğini sanıyor. Bu,
her gün verdiğimiz kararların ne kadarı için doğru?

On yaşındaki kadın epilepsi hastası vak'asını düşünelim. Beyin cerrahı
Itzhak Fried hasta ayıkken beyin ameliyatı uyguladı (bu yapılabilir bir
şeydir çünkü beyinde acı reseptörü yoktur). Hastanın neokorteksinde belirli
bir noktayı her stimüle ettiğinde hasta gülüyordu. İlk başta cerrahi ekip
bir çeşit gülme refleksini tetiklediklerini sandılar fakat kısa bir süre sonra
gerçekten mizah algılama bölgesini tetiklediklerini anladılar. Hastanın neokorteksinde
mizah algısını tanıyan -bariz bir şekilde birden çok- nokta buldular.
Hasta sadece gülmüyordu - durumda doktorların neokorteksteki bu
noktayı stimüle etmesinden başka aslında değişen hiçbir şey yoksa da durumu
komik buluyordu. Hastaya neden güldüğünü sorduklarında "Herhangi
bir sebep yok" ya da "Demin beynimi stimüle ettiniz" gibi bir cevap vermedi,
anında bir sebep uydurdu. Hasta, odadaki bir şeyi gösterip neden komik
olduğunu açıklamaya çalıştı. "Tepemde dikiliyor olmanız çok komik'' de tipik
bir yorumdu.

Göründüğü gibi, hareketlerimizi açıklama ve akla uygun hale getirmeye
oldukça eğilimliyiz, buna yön veren kararları gerçekten almasak da. O zaman
aldığımız kararlardan ne kadar sorumluyuz? Fizyoloji profesörü Benjamin
Libet (1916-2007) tarafindan Davis Californiya Üniversitesi'nde yapılan
deneyleri düşünelim. Libet kafa derisine EEG elektrodları bağlanmış katılımcıları
bir zamanlayıcının önüne oturttu. Onlardan, butona basmak ya da parmaklarını
hareket ettirmek gibi basit işler yapmalarını istedi. katılımcılardan
"hareket etme isteği ya da dürtüsü ilk geldiğinde'' zamanlayıcıdaki zamanı
not etmeleri istendi. Testler bu denekler tarafından yapılan bu değerlendirmelerde
50 milisaniyelik bir boşluğa işaret etti. Deneklerin hareket etme dürtülerinin
farkında olmalarıyla hareket etmelerinin arasında da ortalama 200
milisaniyelik bir zaman ölçtüler.

Araştırmacılar deneklerin beyninden gelen EEG sinyallerine de baktı.
Motor korteks tarafından (hareketi gerçekleştirmekten sorumlu olan bölge)
hareketin başlatılmasında yer alan beyin aktivitesi gerçekte hareketin yapılmasından
ortalama 500 milisaniye önce gerçekleşti. Bu, denek böyle bir ka-
rar aldığının farkında dahi olmadan saniyenin üçte biri kadarlık bir süre önce
motor korteksin bu işi gerçekleştirmeye hazırlandığı anlamına geliyor.
Libet deneylerinin olası sonuçları çok tartışıldı. Libet'in kendisi de karar
almanın farkında oluşumuz bir algı yanılması gibi görünüyor, yani "bilinçlilik
döngünün dışındadır," sonucuna vardı. Filozof Daniel Dennett, ''Hareket
için ilk başta beynin bir parçasında zemin hazırlanıyor ve sinyalleri kaslara
gönderiyor ve yoldayken durup size, bilinçli temsilciye, neler olduğunu
anlatıyor (ancak tüm iyi memurların size, sakar başkana yaptıkları gibi her
şeyi sizin başlattığınız aldatmacasını yaratıyor)" yorumunu yaptı. Aynı zamanda
Dennett, deney tarafından kaydedilen zamanlamaları sorgulayarak,
deneklerin tam olarak ne zaman hareket etmek için karar verdiklerinin farkında
olmayabılecekieri noktasını tartıştı. Eğer denek ne zaman karar verdiğinin
farkında değilse, kim bunun farkında? Ancak bu nokta gerçekten daha
önce de tartıştığım gibi kabııl gördü, neyin bilincinde olduğumuz belirli olmaktan
çok uzak.

Hintli Amerikalı sinirbilimci Vilayanur Subramanian ''Rama'' Ramachandran
(1951 doğumlu) durumu daha farkiı şekilde açıklıyor. Neokortekste
30 milyar seviyesinde nöronumuzun olduğu göz önüne alınırsa, beyinde
gerçekleşen çok fazla şey var ve bilinçli olarak bunun çok azının farkındayız.
Büyük ya da küçük, kararlar sürekli olarak neokorteks tarafından işleniyor
ve bilinçli farkındalığımızda ortaya çıkmaları için çözümler öneriliyor. Özgür
iradeden ziyade Ramachandran "özgür istenmeyenleri" - yani, neokorteksimizin
bilinçli olmayan kısımları tarafiırdan önerilen çözümleri reddetme gücünden
konuşalım diyor.

Askeri mücadele örneğini düşünün. ordu görevlileri başkana bir öneri
hazırlıyor. Başkan'ın onayını almadan önce kararın gerçekleştirilmesini
sağlayacak hazırlıklar yapılıyor. Belirli bir anda, önerilen karar başkana sunuluyor,
başkan onaylıyor, görevin geri kalanı daha sonra gerçekleştiriliyor.
Bu örnekte temsil edilen "beyin" neokorteksin bilinç dışı süreçleriyle (yani,
başkanın altındaki ordu görevlileri) birlikte bilinçli süreçleri (başkan) de içerdiği
için sinirsel hareketlerle birlikte gerçek hareketlerin de resmi karar alınmadan
önce gerçekleştiğini görürdük. Belirli bir durumda başkanın altındaki
görevlilerin aslında başkanın onaylaması ya da reddetmesi için ki ABD Başkanları
ikisini de yaptı, verdikleri öneriden ne kadar sapacağıyla ilgili tartışmalara
girebiliriz. Ancak bu zihinsel hareketin motor kortekste bile olsa alınacak
bir karar olduğunun bizler farkında olmadan başlaması bizi şaşırtmamalıdır.

Libet deneylerinin altını çizdiği şey beyinlerimizde kararlarımızın altında
yatan ve bilinçli olmayan birçok hareketin olduğudur. Neokortekste gerçekleşen
çoğu şeyin bilinçli olmadığını zaten biliyorduk, dolayısıyla hareketlerimizin
ve kararlarımızın hem bilinçli hem de bilinçsiz hareketlerden kaynaklandığı
da şaşırtıcı olmamalıdır. Bu ayrım önemli midir? Eğer kararlarımız ikisinden
de oluşuyorsa bilinçli olan kısımları bilinçli olmayan kısımlardan ayırmak
önemli olmalı mıdır? İki taraf da beyni yansıtmıyor mu? En nihayetinde,
beynimizde olan her şeyden bizler sorumlu değil miyiz? "Evet, kurbanı ben öldürdüm
fakat sorumlu değilim çünkü dikkat etmiyordum" muhtemelen zayıf
bir savunmadır. İnsanın kararlarından sorumlu tutulmadığı dar yasal zeminler
olsa da genellikle yaptığımız her seçimden sorumlu oluruz.

9 Ocak 2018 Salı

Hipnoz - Zihin Kontrolü

Bir hipnoz seansına tanıklık edilmektedir. Hipnozcu Mapes denek Jocelyn'i hipnoz etmektedir. Seans oldukça ilginçtir:

“...Hâlâ kuşku duyarak, başka bir deney yaptım.
Mapes’in Jocelyn’e “siyah” rengi ve kavramı
onun için yokmuş gibi “siyah” rengi
söyleyememesi için hipnotik bir düşünce
vermesini sağladım. Şimdi uyanık ve hipnoz
altındayken, Jocelyn’e siyah ayakkabılarımın
rengini sordum. Cevap yoktu. Onun önünde
tuttuğum siyah mikrofonun rengini sordum.
Cevap yoktu. Bir dizi başka rengin adını
söylemesini istedim. Sorun yoktu. Ona bir kere
daha gizli izleyicinin aslında rengi bildiğini ve
Mapes’in önerisinin üstesinden geleceğini ve
şimdi bana mikrofonun rengini söyleyeceğini
açıkladım. Cevap yoktu (ve çok şaşırmış olarak
bakıyordu). Sonra “mavi” kelimesinin harflerini
söyledim ve Jocelyn’e bunun ne olduğunu
sordum. Güvenle “mavi” dedi. Şimdi “siyah”
kelimesini söyle diye emir verdim. Dudaklarının
hareket etmeye başladığını ve ağzının kelimeyi
biçimlendirmeye çalıştığını görebiliyordum ama
söyleyemedi. “Siyah”, “siyah” diye okunur
dedim. “Siyah”, her heceyi vurgulayarak
dudaklarımla yavaşça heceledim. “Onu ‘siyah’
diye söyle.” Yapamıyordu. “’Mavi’yi dene,”
diye önerdim. Hemen “mavi” diye cevap verdi.
“İyi, şimdi dinle, ‘siyah’, ‘siyah’ diye söylenir,
ya da ‘siyah’ ‘siyah’ diye söylenir. ‘Siyah’,
‘siyah’.” Bütün elde ettiğim, şaşkın bir bakıştı.

Bir deneme daha yaptık. Bu defa Mapes’e,
Jocelyn’e, sağ elimin tersinin bir fırın gibi
kıpkırmızı olduğunu anlatmasını söyledim.
Önce Jocelyn’e sol elime dokunmasını
söyledim. Sorun yoktu. Sonra sağa dokunmasını
söyledim. Yüzünde korku dolu bir ifadeyle
aniden geri çekene kadar parmaklarını elime bir
inç kalana kadar yaklaştırmıştı. “Sorun nedir?”
diye sordum. “Elin gerçekten sıcak.” Sol elimle
sağ elime özgürce dokunarak “Hayır, değil”
diye açıkladım. “Görebildiğin gibi sorun
çıkmadan elimle dokunabildim. Ve sen de
yapabilirsin. Mapes basitçe sana elimin sıcak
olduğunu söyledi ama görebildiğin gibi o sıcak
değil. Öyleyse gel elime dokun.” Jocelyn yine
geri çekmeden önce elini elime bir inç kalana
kadar uzattı, gözleri çay tabağı kadar açıktı ve
yüzü korkuyla kasılmıştı. Onun elini kavradım,
elime doğru çektim ve “Jocelyn, dinle. Elim
sıcak değil. Elin yanmayacak,” diye komut
verdim. Parmaklarını elimin bir inç kadar yanına
getirince, korkuyla elini geri çekti ve sanki
fiziksel olarak ona saldırmışım gibi bana bir
bakış attı."

Hipnoz diye bir şey var mı? Gerçekten oluyor mu? Yoksa sadece bir numara mı? Sahtekarlık mı! Ya da acaba hem hipnozcunun hem deneğin kendilerini kandırması durumu mu? Bu seansdaki kadar şaşırtıcı olabiliyor mu? Gerçek ne!

Bu anlatılanlar bir televizyon gösterisi veya ünlü biri söylemiş olabilirdi. Çok şaşıran insanlar olacaktı. Elbette “eğlenceli bir hikaye ama gerçek değildir” deyip geçerdi daha bilinçli kişiler. Üzerinde durmaya gerek duyulmazdı. Ama bunlar Michael Shermer'dan alıntılanmıştır. Septikliğiyle tanınır. Bu yüzden düşünmeye değer.

Aklın böyle kontrol edilebiliyor olması ilginçtir. Ama herkeste işe yaramıyor. Yatkın insanlar hipnoz edilebiliyor. Ve tam bir kontrol yok. Kısıtlı bir konuda kontrol altına alınabiliyor. Yine de özgür iradenin sanıldığı kadar bağımsız olmadığını da göstermiştir. Dolayısıyla aklın taklidinin imkansız olmadığının ipucunu vermektedir.

Evet, seanslara Michael Shermer tanıklık ediyor. Kimse nasıl olduğunu bilmiyor. Nasıl işlediğini anlamıyor. Bilimsel bir açıklama getiremiyor. Ama denek gerçekten hipnoz oluyor. Michael Shermer hipnozun gerçekten var olduğu sonucuna ulaşıyor. Ama nasıl olduğu açıklanamadığı için Bilimin Sınır Bölgeleri'ne yerleştiriyor:


"Seans bitince, şimdi tetikte, bilinçli ve
hipnozdan çıkmış olan Jocelyn, “sekiz” sayısını,
“siyah” rengi söyleyememesini ve elime
dokunamamasını canlı ayrıntılarıyla
hatırlıyordu. Onun gizli izleyicisi, olan biten her
şeyin çok iyi bir şekilde farkındaydı, yine de bu
ayrı tutulan durumda bu konuda hiçbir şey
yapamıyordu.”

“Bu neden oluyor? Hiç kimse bilmiyor.
Bu nasıl işliyor? Hiç kimse bilmiyor. Hipnozun
nöro fizyolojisi nedir? Hiç kimse bilmiyor. İşte
bu yüzden hipnoz, bilimin sınır bölgesindedir.
Açıkçası burada açıklama gerektiren bir şey
olmaktadır. Bu ne sahte bilim ne de bilim dışıdır
ve kesinlikle saçmalık değildir. Ama bu nedir?
Bilmiyoruz.”

“Bilinçsiz olmaya karşılık, bilinçli olmak ne
demektir? Beyin uyku gibi bilinçsiz bir duruma
ya da hipnoz gibi bilincin değişen bir durumuna
geçtiğinde, bilinçli “öz” nereye gider? Hiç
kimse bilmiyor.”

“Bu, en iyi hâliyle sınır bölgesi bilimidir ve
nöro fizikçiler, yirmi birinci yüzyılda bir gün bu
büyük sorunun çözüleceğini ve normal bilimin
bir parçası hâline geleceğini ümit etmektedirler.”

26 Nisan 2013 Cuma

Hayat Oyunu - Yazılım ve Felsefe


Hayat Oyunu

Hayat Oyunu üzerine bir araştırma yazısı


Bu yazılarda anlatılan Hayat Oyunu programı kolayca programlanabilmektedir. Çünkü oyunu etkileyen sadece birkaç yasa vardır. Ve kolayca yazılımsal olarak ifade edilebilir.

Başlangıçta verilen birkaç basit yasa zaman içinde oldukça şaşırtıcı desenler oluşmasına neden oluyor. Çeşitli organizasyonlar oluşuyor. Planörler görünüyor. Yaşamsılar gelişiyor. Hayat Oyunu programı çalıştırılmayı sürdürüldüğünde ne kadar ileri gidebilir. Yaşamsılar ne kadar kompleksleşebilir. Elbette soyut matematiksel dünyalarında!

Daha somut bir örneği düşünelim. Evrenimiz fizikseldir. Ama O da matematiksel yasalara göre çalışır. Birkaç basit yasa zaman geçtikçe kendini kopyalayan yapıların oluşmasına neden olabilir. Onlar da yaşamı oluşturabilir. Ama her birkaç yasanın gerçekten yaşam oluşturabileceği anlamına gelir mi. Eğer öyle olsaydı yaşamın uzayda çok yaygın olması gerekirdi. Sonuçta her gezegende en az birkaç yasa mutlaka vardır. Ama şimdilik Dünya'nın dışında pek neşe yok görünüyor.

Hayat Oyunu'nun yasaları, temel fizik yasalarına inmek yerine, DNA'yı oluşturan 4 nükleik asidin birleşmelerini sağlayan yasalara benzetilebilir (mi) – benzetenler var. 4 nükleik asidin zincirlerinin oluşturduğu canlılık çeşitliliğini sağlayabilir mi. Ama soyut evrenlerinde önce fizik yasaları ifade edilmeden DNA benzeri yasaları oluşabilir mi. Canlıyı tanımlayan en temel yasa kendini kopyalamasıdır. Günümüzde DNA'ya benzeyen şeyleri simule edebilecek daha gelişmiş yazılımlar geliştirilebilir. Kendini kopyalayan basit bir canlının benzetimi yapılabilir. Bu yazılımın çalıştırılarak zamanla daha şaşırtıcı örgülere rastlanabilir. Çok çeşitli yaşamsılar fark edilebilir.

“Gosper devasa boyutlarda bir tahta üzerinde belki de birkaç sezgisel sıçramayla
organizasyonların karmaşık durumlarının anlaşılabileceğini, bilinç
ve özgür iradeleri olan, kendi evrenlerini ve onun fiziğini düşünebilen,
hatta bunların tümünü yaratan bir Tanrı olup olmadığı konusunda fikir
yürüten, O'nunla iletişim kurmaya çabalayan, tüm çabaların bir değeri ya
da anlamı olup olmayacağı konusunda varsayımlarda bulunan vs. 'yaratıkların'
bulunabileceğini düşünüyor.”

Douglas R. Hofstadter ve Daniel C. Dennett Yaşam Oyunu hakkındaki bu sözleri Bill Gosper'den alıntılamaktadır.

Hayat Oyunu hakkında kesin yargılara varmak için acele edilemez. Eğlenceli bir düşünce deneyidir.


Hayat Oyunu'nun nasıl çalıştığını görmek için Golly'i indirebilirsiniz